• Aramaya başlamak için bir şeyler yazın...
AHLAT AĞACI : KABULLENİŞ
Sinema • 3 Ağustos 2026 9 DK OKUMA

AHLAT AĞACI : KABULLENİŞ

AHLAT AĞACI

Nuri Bilge Ceylan’ın kendimden birçok parça bulduğum filmi Ahlat Ağacı’nı inceleyeceğiz.

Film, üniversiteden yeni mezun olmuş ve kitap bastırmak isteyen genç Sinan’ın etrafında şekilleniyor. Sinan, bildiğimiz diğer gençlere pek benzemiyor. Edebiyata ve yazmaya ciddi bir ilgi duyuyor. Onun bu ilgisi artık o kadar ileri gitmiş ki kitap yazıp bastırma aşamasına kadar gelmiş. Tabii kitap bastırmak o kadar kolay olmadığı için (maddi anlamda), karakterimiz kitabını bastırmak için çeşitli yollara başvuruyor. Bu yolların neredeyse tamamında Türkiye’nin bambaşka gerçekleriyle karşılaşıyor.

Sınıf öğretmenliği mezunu olan Sinan aslında öğretmen olmak istemiyormuş, bunu filmin akan her saniyesinde görüyoruz. Öğretmenliği sanki “herhangi bir bölüme yerleşeyim” kafasıyla yazmış. Tabii istemediği bu bölümden mezun olunca, normal olarak bu mesleği de icra etmek istemiyor. Onun aklında sürekli yazar olmak var. Yazmak dışında hiçbir mesleğe şans vermiyor. Tutkusuna çok âşık birisi olduğunu, zaten yazmaktan başka bir uğraşa şans vermediğine şahit olarak görüyoruz.

İdris ve Asuman: Çatışmaların Gölgesindeki Ebeveynler

Sinan’ın bir de babası var, o da oğlu gibi öğretmen. Filmin en derin dehlizlere sahip karakteri bence. İdris adındaki bu baba; bir zamanlar idealleri, bir duruşu, hayata karşı net bir tavrı olan bir adammış. Geçen yıllar ondan bu saydığım şeylerin birçoğunu götürmüş olmakla birlikte, evlatları için bir hayal kırıklığı figürü olma noktasına da getirmiş. İlk öğretmenlik zamanlarında yaşadığı muhit başta olmak üzere pek çok yerde saygı ve itibar gören İdris, İddaa bayilerinden çıkmayan bir adama dönüşmüş. Bu dönüşüm, onun derinliğine bambaşka bir anlam yüklüyor.

Sinan’ın bir de Asuman isminde annesi var. O klasik bir Anadolu annesi figürü çiziyor film boyunca. Paraya ihtiyacı olduğunda oğluna para bulan bu anne, pek çoğumuzun annesine çok benziyor. Film boyunca sürekli bir depresif ruh hâlinde olan bu kadın, her ne kadar içinde fırtınalar kopuyor olsa da sürekli olarak ailesinin huzurunu sağlamaya ve evlatları ile babaları arasında köprü olmaya çalışıyor. Hatta Sinan’a babasını bazen şikâyet ederken bazen de över. Bu ayrı iki ucun aynı bünyede savunulmasından, Asuman karakterinin ne kadar kafasının karışık olduğunu ve ne kadar çaresiz bir ruh hâline sahip olduğunu da anlıyoruz.

Bir Taşra Çıkmazı: Hatice

Filmin bir diğer önemli karakteri ise Hatice’dir. Sinan’ın okul arkadaşı olan bu karakter, toplumumuzda yaşayan pek çok kızın yaşadığını yaşıyor. Sinan’a öyle derin ve içli bakıyor ki, pek çok mana yüklenebilir bu bakışlara ama kendisi bu bakışların ne anlama geldiğini söylüyor zaten, hem de bunu bir soru ile yapıyor. Sinan’a şöyle bir soru yöneltiyor:

“İnsan neden en yakınında duran hayatı seçip onu yaşamak zorunda ki? Kalabalık ışıklı caddeler, rüzgârlı tepeler, güzel yemekler, uzaklara giden gemiler, ılık akşamlar, aşklar, sarhoşluklar, yağmurun altında ıslanmalar…”

Sinan ise bunların hepsini gördüğünü ve bunlarda bir numara olmadığını söyler. Ama Sinan için bunu söylemek oldukça basittir, çünkü gidip bir şeyler görmüştür. Oysa Hatice gidip görememiş ve bu çaresizliği kabullenmek zorunda kalmıştır.

İstemediği bir adamla evlenecek olan Hatice, sanki biraz kaderine öfkelidir. Bu öfkesi ise ona daha da melankolik bir hava katmaktadır. Bu ikili arasındaki diyalogların sonunda ise aralarında bir yakınlaşma oluyor. Bir öpüşme yaşanıyor. Hatice öpüşürken Sinan’ın dudağını sert bir şekilde ısırıyor. Dudağı kanayan Sinan ise kızıyor Hatice’ye. Bence bu ısırma, Hatice’nin ulaşamayacağı ve asla göremeyeceği o kalabalık caddelerin, rüzgârlı tepelerin onun için ne kadar ulaşılmaz oluşunun tezahürüydü. Daha sonra, bu olaylı öpüşmeden sonra Hatice’nin annesi çağırır ve Hatice başörtüsünü düzelterek annesinin yanına doğru gider. O sahneden sonra Hatice karakterini bir daha görmeyiz. Sadece bir sahnede oynamasına rağmen, filme inanılmaz anlamlar katmıştır. Hatice’yi izlerken sanki bir film karakterini değil de yanı başımdaki birini izliyordum. Bunun sebebi ise çok basit: Her üç kız çocuğundan en az bir tanesi Hatice’yle aynı şeyleri yaşıyor, belki de daha acı verici olanını.

Dede Recep ve Ahlat Ağacı Metaforu

Filmdeki bir diğer kilit karakterlerden birisi de Sinan’ın dedesidir. Recep ismindeki bu adam köyde yaşamaktadır. Sürekli olarak oğlu İdris’i eleştiren bir adamdır. İdris, her ne kadar tahsilli ve köydeki birçok insandan (bence hepsinden) daha kültürlü birisi olmasına rağmen babasına bir türlü yaranamaz. İdris köydeki kuyudan su çıkarmak gibi bir hedef koymuş kendisine ve bu hedefe babası her defasında sert bir şekilde eleştiri getirse de, yine de oğluna kuyuyu kazmasına yardım ediyordu. Sürekli olarak babası ve köylüler tarafından burada su olmadığına yönelik kelimeler işitse de İdris, kurbağaları işaret ederek suyun var olduğunu söylüyordu. Ona göre bir yerde kurbağaların varlığı suyun en büyük işaretiydi. Sinan da aynı dedesi gibi oradan su çıkmayacağını savunuyordu ama filmin sonunda bu fikrini değiştirecektir.

Önemli karakterleri yeteri kadar tanıttığımıza göre incelemeye devam edelim.

Sinan; kendisini, babasını ve hatta dedesini ahlat ağacına benzetiyor. Bu benzetme, kökünde çok katmanlı bir metafor barındırıyor. Ahlat ağacı diğer ağaçlara pek benzemez. Şekilsizdir, aksidir ve yabanidir. Uyum sağlayamaz yani. Dağlarda kendiliğinden ve tek başına yetişir. Bu ağaç gibi filmdeki üç kuşak erkek de yabani, uyumsuz ve aksidir. Toplumun kabul ettiği pek çok şeyle çatışırlar. Sürekli olarak akıllarının içinde yaşarlar ve orada verilen kararlar çok önemlidir onlar için.

Peki bu uyumsuz erkekler nasıl olur da yaşamaya devam edebilirler? Bu kadar aksi ve farklı bir profille yola devam etmek, beraberinde aşırı derin bir depresyon getirir. Bu depresyon ve depresyonun getirdiği yalnızlık ile yaşamak ise aşırı kötüdür. Ama ahlat ağacı nasıl var olmaya devam ediyorsa, karakterlerimiz de intihar etmedikleri sürece yaşamaya bir şekilde devam ediyorlar. Etmek zorundalar sanki bir noktada.

Bir Hayalin Peşinde ve Hayal Kırıklıkları

Kitap bastırmak gibi bir hayali olan Sinan, bu hayali için belediyeye gidiyor, daha sonra ise şirketi olan bir adamın yanına gidiyor. Her ikisi de hemen hemen aynı şeyleri söyleyip üstüne bir de küstah küstah tavsiyeler verir. Çaresiz kalan ve hatta köyde bulduğu eski bir deftere benzeyen kitabı bile satan Sinan, sonunda kitabı bastıracak parayı bulamayacağını anlamış olacak ki çok kötü bir yola başvurur. Hatta izleyenlerin büyük bir kısmı bu yaptığından dolayı Sinan’a nefret beslemiştir. Babasının çok derin bağlar kurduğu köpeğini satar. Elde ettiği parayla kitabını bastıran Sinan, sonunda hayaline kavuşmuştur.

Kitabını bastırdıktan sonra askere giden karakterimiz, askerden geldikten sonra kitabının hemen hemen hiç satılmadığını görünce çok üzülür. Bu kitabı bastırmak için çok fazla uğraşmış ve sonunda bastırmıştı ama hiç kimse satın almamıştı. Kitabı sadece bir kişi okumuştu. O okuyan kişi, kitabı bastırmak için köpeğini sattığı babası dışında kimse değildi elbette. Hatta İdris, oğlunun kitabının gazetelerde ilanının olduğu kısmı kesip saklamış. Her fırsatta babasını eleştiren Sinan, kitabının sadece babası tarafından okunduğunu görünce babasına karşı bakış açısını tamamen değiştirir. Artık babasının, her ne olursa olsun yanındaki tek destekçi olduğunun farkına varmıştır.

İşte bu baba-oğul ilişkisi filmin bence temel kilometre taşlarından birisi. Her erkek evlat ve baba arasında görebileceğimiz nüansları çok açık bir şekilde görüyoruz bu filmde.

Bence baba kavramı, hangi yaşta olursak olalım bir erkek evlat için her zaman çok kıymetlidir.

Çünkü hayat ile kurduğumuz pek çok bağı, babamızla kurduğumuz bu bağ anlamlı kılar. Baba, bazen yaptıkları ile bazen yapamadıkları ile her zaman hayal kırıklığıdır aslında erkek evlatlar için ama bu hayal kırıklığı babamızla olan bağı daha değerli yapar. Hayal kırıklığının yaşanabilmesi için önce bir şeylerin hayalinin kurulması gerekir. İşte bu hayalleri babamız kurdurur bize. Daha sonra ise bir şeyler olur ve hayal kırıklığı yaşarız. Ama unutmamalıyız ki bu hayal kırıklığını bile babamıza borçluyuz. Borç da demeyelim ya, baba ile evlat arasında bir borç ilişkisi söz konusu olamaz.

En beğendiğim sahnelerden birisi de annesi ile Sinan’ın hayata dair yaptığı sohbet sahnesiydi. Annesi, aslında Sinan’ın ne kadar derin ve hayata farklı bir perspektiften bakan birisi olduğunu en iyi bilen kişi. Ancak oğlunun bu yönünün, aynı zamanda oğlunun en büyük düşmanı olduğunu da en iyi bilen kişi. Sinan da her ne kadar annesiyle sık sık tartışsa da o da annesini çok seviyor. Hatta annesine yazdığı kitabı hediye ederken ilk sayfasına “CANIM ANNEME” notunu ekliyor.

Peki şu soruyu sorabilirsiniz: Annesini seviyorsa neden sürekli tartışıp annesini tersliyor? Bu sorunun cevabı aslında çok basit. İnsan hayatında her zaman en büyük tepkiyi en sevdiği insanlara verir. Sinan da annesi ve babasına çok bağlı olduğu için onlarda gördüğü en ufak bir noksanlıkta onlara karşı sert bir hücuma kalkıyor. Ama bu hücumun sevgiden kaynaklandığı bence su götürmez bir gerçek.

Sinan’ın yazarla olan tiradı da çok beğendiğim sahnelerden birisidir. Sinan’ın genç bir yazar adayı olarak düşündüğü ve savunduğu tüm fikirlerini açık bir şekilde Süleyman ismindeki edebiyatçıya aktarmaya çalışması da çok fazla şey anlatıyor aslında. Sanki karşısında rakibi varmış gibi sürekli Süleyman’a ofansif eleştiriler yapması ise bir yazar adayı olarak Süleyman’ı ne kadar kıskandığı ve onun yerinde olmak için birçok şeyi yapacağını çok açık bir şekilde gösteriyor.

Kapanış: Yalnızlık ve Beklentiler

Filme dair pek çok şeyi verdik ve yavaş yavaş sona doğru geliyoruz.

Film hakkında daha pek çok şey söylenebilir ama kesinlikle söylenmesi gereken bir konu var. O da “Yalnızlık”. Filmde birçok karakter çeşitli seviyelerde yalnızlıklar çekiyor. Bu yalnızlıkların temelinde illaki pek çok şey vardır ama özünde insanın kendisi ile olan ilişkisi yatıyor bence. Çünkü yalnız olmak için birileri ile aranın iyi olması gerekir. Birilerinden kastım tabii ki kendimiz. Eğer kendimiz ile samimi ve iyi sayılabilecek bir ilişkimiz varsa diğer insanlardan bir şekilde vazgeçebiliriz. Ama şunu da belirteyim ki, ne kadar kendimiz ile olan ilişkimiz kuvvetli olursa olsun, yalnızlık bir noktadan sonra insanı zehirler.

Yazının başında sorduğumuz soruyu da cevaplayarak yazımızı yavaş yavaş bitirelim. İlk olarak mutluluk, beklenti dediğimiz kavramla kardeştir. Hayattan olan taleplerimiz ne kadar fazla ise, o oranda mutsuz olma ihtimalimiz artıyor. Aralarında ters bir orantı vardır da denilebilir. Peki mutlu olmak için beklentimizi mi azaltmalıyız diye soracak olursanız buna cevap veremem. Hatta buna siz bile tam bir cevap veremezsiniz. Zaten beklenti dediğimiz şey de günün sonunda maruz kaldığımız her şeydir. Maruz kaldıklarımızın toplamıdır beklenti. Mesela kitap okumayan birisi kitap bastırmak istemez. Yani insanın mutluluğu da bir noktada maruz kaldıklarına bağlı oluyor diyebiliriz.

Son olarak ise şunu söyleyeyim:

“Görünürde herkesin farklı bir hayatı, farklı birer mesleği, farklı beklentileri, farklı duyguları, farklı düşünceleri varmış gibi gözükür ama özünde birçok insan benzer şeyler yaşar. Yani Sinan’ın bu filmde hissettiği yalnızlığın hepimizde bir karşılığı var. Yine aynı şekilde İdris’in eski kimliği ile yeni kimliği arasında verdiği o savaş, belki şu an bu satırları yazarken birileri o savaşı yaşıyor. Yani hepimiz aslında özünde aynı şeyleri yaşıyoruz, her ne kadar dekorlar değişse de.”

Yazıyı Paylaş:

Düşünceler

Yorumlar yükleniyor...

Okumaya Devam Et

8 Ağustos 2026

A SEPARATION

Ünlü İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin Oscar alan A Separation filmini inceleyeceğiz. Filmde İran’ın en iyi aktörlerinden olan Peyman Moadi rol alıyor. Aile ilişkileri, aşk, baba, yoksulluk, çaresizlik, yalan, bencillik gibi birçok kavramı ele alan film İran sinemasının en önemli filmlerindendir.

7 Nisan 2026

Anlaşılmamak

Gerçekte ne istediğimizi bilmeden başkalarının hayatını sahiplenmek ve mutlak yalnızlığın içinde kendimizi yeniden diriltmek üzerine varoluşsal bir deneme.

23 Haziran 2026

BEAUTIFUL CITY: AŞK MI FEDAKARLIK MI?

Beautiful City, idamı bekleyen bir gencin hikâyesi üzerinden aşkı, arkadaşlığı ve aile olmayı sorgulayan etkileyici bir yapımdır. Film, karakterlerin yaşadığı vicdani çatışmalar aracılığıyla hayatın kesin doğrularla değil, gri alanlarla şekillendiğini göstermektedir. Bu yönüyle izleyiciyi insan ilişkileri ve yaşamın anlamı üzerine düşünmeye davet eder.