İnsan çoğu kez çevresine aldanır ve ona göre hareket eder. Çevremizde biri bir şey kazandığında ya da kaybettiğinde hemen bunun analizini yapmaya girişiriz. Çoğu kez gerçekte ne istediğimizi bilmeyiz; bu karmaşanın sonucunda da çevremizin bizim için uygun gördüğü arzuları sahipleniriz. Ne var ki, sahiplendiğimiz bu hayatın aslında ihtiyacımız olan şey olmadığını anladığımızda her şey için çok geç olur.
Yaşadıklarımızın bize ait olmadığını fark etmek, bizi derin bir yalnızlığa terk eder; çünkü bu hüsranın faturasını çevremizdeki herkese keser, onları suçlarız. Hani derler ya “mutlak yalnızlık”, işte bence mutlak yalnızlık tam olarak budur.
Toplumun bizim için tasarladığı bir hayatı ve başkalarına ait hayalleri yaşamak ruhumuzu dertlendirir; bu dertleri anlatmak isteriz ama dediğim gibi, insanlara çoktan küsmüşüzdür. Bu defa dertlerimizi toprağa, dağa, hayvanlara ve insan sıfatı taşımayan her şeye anlatmaya başlarız; elbette onlardan bir cevap alamayız. Ancak bu sağır edici yalnızlık insanı olgunlaştırır; çünkü bir şeylerin, en çok da kendinin farkına varmak insanı yeniden diriltir.
İçinde bulunduğumuz bu durum, çoğu insanın anlamlandıramadığı karanlık bir ruh halidir; buradan çıkmanın herhangi bir ilacı ya da terapi merkezi yoktur, tek çare durumu kabullenmeyi öğrenmektir. İnsanlara kendimizi anlatamamak içten içe bizi mahveder; anlaşılmamak duygusunu iliklerimize kadar hissederiz. Başta bu anlaşılmamak halinden nefret etsek de zamanla onunla bir bütün olup yaşamayı öğreniriz.
Bir şair ya da yazarın mı olduğunu hatırlayamadığım şu sözündeki gibi: “Yalnızlık sebeplerle var olsa da aslında sebepsiz bir varoluş mücadelesidir”.
Anlaşılmamak dert değildir; asıl dert, anlaşılmamak gerçeğiyle barışamamaktır.