BEAUTIFUL CITY
Asghar Farhadi’nin ilk dönem eserlerinden olan Beautiful City ya da orijinal adıyla Shahr-e Ziba, İran sinemasının en önemli mihenk taşlarından biridir. Film, birçok yönüyle detaylı incelemeyi ziyadesiyle hak eden bir yapım. İncelemeye geçmeden önce bir soruyla başlayalım: “Aşk mı yoksa aile mi?” Bu sorunun cevabını yazımızın sonunda vereceğiz. Ama sizler şu an bu soruyu yavaş yavaş düşünmeye başlayın.
Film İran’da geçmekte. Merkezimizde dört ana karakterimiz var: Ala, Firoozeh, Akbar ve Abolqasem Rahmati. Akbar, Rahmati’nin kızını öldürdüğü için ıslah evine girmiş ve 18 yaşına girdiği gün idam edilecek. Ala ise Akbar’ın ıslahevinden yakın arkadaşı ve hırsızlık suçundan içeriye girmiş. Ala, Akbar’ın idam edileceğini öğrendiği zaman adeta yıkılır. Islahevinin yetkilileri ile konuşur ve bu işi çözmek için ne yapması gerektiğini öğrenir. Var olan cezası da biten Ala, arkadaşının idam edilmemesi için Akbar’ın ablasının adresini öğrenir ve oraya gider.
Ala’nın arkadaşı için bu denli mücadele etmesi bana şunu düşündürdü: “Bir arkadaşı veya sevdiği için fedakârlık yapmak, toplumun sana giydirdiği toplumsal giysilerden ve apoletlerden çok çok uzak. Neticede Ala bir hırsızdır ama arkadaşı için ciddi bir fedakârlık yapıyordur. Yani iyi ve hoş olan durumlar, bir hırsız üzerinden de gayet tabii olarak okunabilir.”
Akbar, sevdiği kızı henüz on altı yaşında öldürdüğü için ıslah evine girmiştir. Yani bir katildir Akbar. Ama bir katile üzülebilir misiniz? Ben filmi izlerken Akbar için çok üzüldüm. Yani bir cahillik ve toyluğun vermiş olduğu cesaret yüzünden hayatını karartmıştır. Burada en birincil suçlu tabii ki de aile ama Akbar’ın, ablasından başka kimsesinin olmadığını anlıyoruz filmde. Ablası da zaten küçük yaşta uyuşturucu bağımlısı birisiyle evlendirildiği için o da kardeşi için pek fazla bir şey yapamıyor. Hatta o kadar ki bu uyuşturucu bağımlısı adamdan bir çocuğu olmuş ama daha sonra o adamdan boşanmış. Halk ve komşular kendisine kötü gözle bakmasın diye de hâlâ o adamla yaşıyor. Burada şöyle bir okuma daha yapabiliriz: Aslında toplumun bireyin yaşamına olan yargılayıcı ve küçümseyici bakış açısı, insanı yanlışı sürdürmeye devam ettirebilir.
Ala ise yaklaşık olarak Akbar ile yaşıttır. Bir hırsızlık suçundan dolayı ıslah evine girmiştir. Ala’nın geçmişini ve ailesini asla filmde görmüyoruz, belki de bir ailesi bile yoktur. Ala, Akbar’ın yaş gününü kutlamak isterken 18 yaşında öldürüleceği gerçeğini öğrenir. Daha sonra bu gerçek onun için adeta bir amaç hâline gelir. Arkadaşı için her türlü zorluğa katlanan bu genç, kendisini bir anda aşk, arkadaşlık ve vicdan çemberinin tam ortasında bulur. Bu çemberden çıkışın mümkün olmadığını çok iyi bilen Ala, hayatın kendisi için çizdiği bu çemberin içinde adeta debelenir.
Aslında hepimiz hayatlarımızda bir çemberin içinde debeleniriz. Bazılarımızın çemberini oluşturan uç noktalar farklı olsa da herkes aynı çemberin içinde bir mücadele verir. Her ne kadar dünyanın öbür ucundaki insanlardan farklı olduğumuzu ya da diğer insanlardan farklı şeyler hissettiğimizi iddia etsek de hepimiz aynı şeyleri hisseder ve yaşarız. Özünde bu benzerlik, insan olmanın en büyük sonucudur da diyebiliriz.
Firoozeh ise o kadar derin ve karmaşık bir karakter ki insan hayret etmeden duramıyor. Anne ve babasının olmaması, kardeşi için anne babasının yapması gereken fedakârlığı da yapmasına neden oluyor. Bu fazladan fedakârlık onun daha erken büyümesine ve kendisini daha çok ihmal etmesine sebep olsa da fedakârlığın insan hayatı için ne kadar elzem bir durum olduğunu hatırlayınca daha anlamlı geliyor insana. Sonuçta birileri birileri için bir şeylerden vazgeçmezse hayat devam etmez.
Uyuşturucu bağımlısı kocası ile sadece toplumdan kendini korumak için bir arada olduğunu filmin her saniyesinde hissediyoruz. Mecburiyet denen şeyin ne kadar yıpratıcı olduğunu da burada bir kez daha anlıyoruz. Bir de bu masum kızın bir çocuğu var. Henüz kendisi çocukluğunu yaşamadan anne olan Firoozeh, çocuğuna güçlü bir bağ ile bağlanır. Belki de bu kadar kötü ve rezil bir hayatın içinde insanın hayata bağlanmasının tek yolu bir çocuktur. Karakterimizin de bu kadar güçlü ve olgun olmasını evladı ile de açıklayabiliriz aslında.
Akbar’ın öldürdüğü kızın babası olan Abolqasem Rahmati ise filme derinlik katan bir başka karakter. Kızının kaybını asla aşamayan bu adam, kızından sonra resmen yaşamayı bırakmış. Kızına nasıl bir bağ ile bağlı olduğuna çok şaşırdım. İran gibi pek çok Ortadoğu ülkesinde kız çocukları her zaman ikinci plandadır ama Rahmati ise kızına anlaşılmayacak kadar güçlü bağlarla bağlıdır. Bu bağ ise çektiği bu acıyı daha anlaşılır kılıyor bir noktada.
Bu karakterden şöyle bir ders çıkardım: Bu hayatta evlat, sevgili, iş ya da herhangi bir duygu hangisi olursa olsun ne kadar güçlü bağlarla bağlanırsak o kadar büyük yıkıma hazırlanmamız gerekir. Çünkü her bağ günün birinde bir daha onarılmayacak şekilde kopacaktır ve kopmalıdır. Peki bana şunu sorabilirsiniz: Bağlar günün birinde kopacak diye kimseye güçlü bağlarla bağlanmayalım mı? Tabii ki bağlanın ama bu bağın bir gün kopacağı gerçeği ile kurarsanız bu bağları, çok daha gerçekçi ve hayata dair olur bağlarınız.
Bu arada şunu da söylemeden geçmeyeyim; bağlardan bahsediyoruz ama insanın en güçlü bağı kendisi ile kurması gerekir. Aksi takdirde diğer bağların pek bir ehemmiyeti kalmaz. Çünkü bağlarımızı değerli kılan, özünde kendimiz ile kurduğumuz iyi bağlardan geçer.
YANİ KENDİNİZİ DİNLEYİN VE EN GÜZEL BAĞI KENDİNİZ İLE KURUN. ÇÜNKÜ ANCAK VE ANCAK BU ŞEKİLDE BİRİLERİYLE DEĞERLİ BAĞLAR KURABİLİRSİNİZ.
Filmin en beğendiğim yanlarından birisi de karakterlerin hepsinin gri bölgede kalması. Yani birisinin katil olması ondan nefret etmemiz gerekliliğini doğurmuyor. Farhadi sinemasının en büyük zenginliklerinden birisi de bu bence. Kimse saf kötü ya da saf iyi değil. Herkes en az bir diğeri kadar insan. İnsan; çünkü insan olabilmek demek kusursuz biri olmak değil, kusurlu olabilmektir.
Bu filmde de ne Akbar’dan bir katil diye nefret edebiliyoruz ne de Rahmati’den idamı geri çekmiyor diye nefret ediyoruz.
ŞUNU BİLELİM Kİ SALT DOĞRU YA DA SALT YANLIŞ OLMAK YERİNE GRİ OLMANIN KABULLENİŞİ İÇERİSİNE GİRELİM. ÇÜNKÜ İSTESEK DE TEK BAŞINA DOĞRULUĞUN TİMSALİ OLAMAYIZ.
Filmin adı ise bir diğer güzel olan taraflardan. Güzel Şehir, Tahran’ın batısında yer alan gerçek bir mahallenin ve o dönem orada bulunan çocuk ıslahevinin adıdır. Ama filmin adıyla inanılmaz bir şekilde çelişen ıslahevi vardır. Oradaki gençler umudunu kaybetmiş ya da idamı bekleyen gençlerdir. Sizce böyle bir yer güzel olabilir mi? Olamaz.
Hayat da tam olarak böyledir aslında. Pek çok şey tasviri ile fevkalade çelişir. Bu çelişki ise bence hayatın ironik kısmına ciddi bir atıftır.
Şimdi de filmin en önemli kısmına gelelim. Ala karakteri, arkadaşı Akbar’ı kurtarma yoluna girerken aynı zamanda ablası Firoozeh ile aralarında çok saf ve temiz bir aşk başlar. Bu aşk o kadar temizdir ki insan ikisinin birbirlerine olan bakışlarını izlerken adeta kendinden geçer. Her büyük aşkın olduğu gibi bizim karakterlerimizin aşkının önünde de aşılması zor olan bir engel çıkar.
Rahmati, Akbar’ı sadece Ala’nın kızıyla evlendiği takdirde affedeceğini söyler. Tabii bu kız, diğer eşinden olan kızıdır. Kız fiziksel engeli olan bir kızdır. Ala ve Firoozeh birbirini bu kadar severken bu engeli aşabilirler mi diye düşünüyor insan ama asla bir cevap bulamıyor.
Filmin son sahnesinde ise Ala’nın nasıl bir tercih yaptığı söylenmiyor. Aşk, arkadaşlık ve vicdan çemberinden çıkamadığını buradan da net bir şekilde anlayabiliriz aslında. Günlük hayatında hangi elbiseyi giyeceğine bile karar veremeyen modern dünya insanının, bu kararın ne denli zor ve altından kalkılması güç bir karar olduğunu anlaması biraz zor.
AMA UNUTMAYALIM Kİ HER KARARIMIZ BERABERİNDE BAZI FEDAKÂRLIKLAR GEREKTİRİR. İŞTE KARARIMIZIN NE DENLİ GÜÇLÜ OLDUĞU DA YAPTIĞIMIZ FEDAKÂRLIKLAR ÖLÇÜSÜNDE OLUYOR GENELDE.
Filmin bir kelimesi olsa ne olurdu diye düşündüm de bulamadım. Bazı olayları ve yaşananları anlatmaya kelime bulamaz ya insan, ben de bu filmi tek kelimeye indirgeyemedim. Ama indirgeseydim bu kelime kesinlikle HAYAT olurdu çünkü film tam olarak hayatın kendisi.
Arkadaşlık, aşk ve aile olabilmek kavramlarına bir noktada ciddi eleştiriler de yapıyor bence bu film. Özellikle günümüzdeki ilişkiler ve aile kavramı incelendiğinde durum daha da iyi anlaşılıyor. Aşkın sadece görünen değil, özünde görülmeyende saklı olduğunu; arkadaşlığın aynı zamanda fedakârlık gerektirdiğini ve aile dediğimiz yerin birbirleri için var olunan yer olduğunu daha da iyi anlıyor insan.
Hayatın anlamı üzerine çok fazla yazılmış eser var. Ama hayatın bir anlamı olmak zorunda değil. Hayat olsa olsa anlam yarattığımız bir yer olabilir. Bu yarattığımız anlam ise bizi yaşama bağlar. Özünde intiharların sebebi de bu zaten; bir anlam bulamamak ve yaratamamak. Filmde ise Ala, belki de Akbar’ın davası ile hayatına anlam katmak istemiş olabilir. Bu anlam onun karşısına aşkı çıkardı. Yani hayat bünyesinde bir anlam barındırmaz, bizler anlam yükleriz. Bu anlam sayesinde hayatta kalırız aslında. Temel olarak anlam yaratma çabası bir hayatta kalma içgüdüsü olarak da okunabilir.
Gelgelelim yazımızın başında sormuş olduğumuz sorunun cevabına: “Aşk mı yoksa aile mi?” Bu soru o kadar zor ve derin bir soru ki direkt cevap vermek ukalalık olur. Tabii herkesin bu soruya kendince cevabı vardır; gerek hayat tecrübelerinden gerekse hayata yüklediği anlam ölçüsünde.
Benim cevabım şu: “Eğer bir aileye sahipseniz aşk, değilseniz aile.” Çünkü insan bir aileye sahip olmazsa pek çok şeyin manası olmuyor. Yaşadığımız her türlü iyi ve kötü deneyim aile ile anlam kazanıyor. Aşk gibi çok değerli bir durumu da ailemiz olmadan tahmin ettiğimiz gibi yaşayamayabiliriz.
Yazımı bitirirken şunları söylemek istiyorum:
“Kimseyi ama kimseyi tercihleri yüzünden yargılamayın. Her tercih en doğru tercihtir. Tercihsizlik bile…”
ALA VE FİROOZEH AŞKINA…
Düşünceler
Yorumlar yükleniyor...