Sabah kahvaltıları neden sevilir diye hep düşünürüm ama cevabını bulamam; çünkü ben hiç gerçek bir kahvaltı nasıl olur, bilmem ki. Bizim buraların kahvaltıları da güzeldir, hatta serpme dedikleri kahvaltı var ya, işte ondan olur bizim buraların kahvaltıları. Ama bizim evin kahvaltılarını bunun arasından çıkarmak lazım.
İşte bugün yine sabah olmuştu, güneş doğmuştu. Bense yatağımdan sessizce kalkıp pencere tarafına geçtim ve biraz hayallerime daldım. Aradan çok geçmeden ablam uyandı; yanıma yaklaşıp evin yatan ahalisini rahatsız etmeden sessizce, “Yine mi güvercinleri izliyorsun?” diye sordu. Saatler sabah sekizi gösteriyordu; babam, annem ve abim de kalkmıştı. Ablamla ben her zamanki gibi mutfağa geçip kahvaltıyı hazırlamaya başladık. Hazırlarken birbirimize ufak el şakaları yapardık ama tabii babam her zamanki gibi içeriden bize seslenir, hızlı olmamızı isterdi; çünkü babam açlığa fazla dayanamaz.
Kahvaltı sofrasına hep birlikte oturduk. Hem yemeğimizi yiyip hem de tatlı tatlı sohbet ediyorduk ki kapı çaldı; ama öyle bir çaldı ki sanki alacaklı gibi. Kapıyı açmaya, evin en küçüğü olduğumdan ben gittim. Gelen bir postacıydı, bana “Baban evde mi küçük kız?” diye sordu. Ben de yavaşça başımı salladım ve hemen babamı çağırdım. Postacı bize mektuba benzeyen bir şey verdi ama ben bunun mektup olmadığını anlamıştım; çünkü babam okurken gözyaşları istemsizce dökülüverdi. Babamı daha önce hiç ağlarken görmemiştim, hatta ben babamın ağlamayı bilmediğini düşünüyordum. Annemin babamın yanına sokulup neler olduğunu sorması onu daha fazla üzmüş olmalı ki, anneme öyle bir sarıldı ki sanki son kez sarılır gibi.
Annemle babam bir süre mutfakta yalnız konuştular ve bir süre sonra annem mutfaktan öyle bir çıktı ki… Keşke çıkmasaydı ama çıkmıştı. Yanımıza doğru gelip ablamla bana sarıldı, daha sonra abime sarıldı. Ama biz çocuklar hâlâ ne olduğunu bilmiyorduk ki ablam aklımızdaki soruları giderecek o soruyu sordu: “Anne, ne oldu?” dedi. Annem bize olayları tüm gerçekliği ile anlattı ve ben hayatımın geri kalanında asla unutamayacağım bir biçimde ağladım. Çünkü babamız ölüyordu. Abim bence hepimizden fazla üzüldü. Nereden anladın diye soracak olursanız orasını ben de bilmiyorum ama gözleri o kadar derin bakıyordu ki; sanki her sabah izlediğim güvercinlerin gözleri gibi manalı manalı.
Akşam olunca bizim köyün erkekleri kahvehaneden eve gelirken her zaman eve ekmek alarak gelirler, bu değişmez bir gelenektir. Ancak o gün babamın ellerinde ekmek göremedim. Babam içeri girdiğinde terliklerini verip ona sıkıca sarıldım ve hunharca ağladım. İki dakika boyunca babamın kollarındaydım, daha sonra bana “Yeter kızım, ah… Ne bu böyle?” diyerek uzaklaştı. Belli etmemeye çalıştı ama ben anladım, o benden bile çok ağladı. Biliyor musunuz, babama bu kadar sarılmaya ihtiyaç duyacağımı hiç düşünmezdim; meğer ben babamı çok ama çok seviyormuşum. Gözyaşlarımızı sildikten sonra içeriye girip yemeğe oturduk. İlk defa kimse tek kelime etmeden yemek yendi. Babaannem bana diyordu ki; “Babalar kız çocuklarının isimsiz kahramanlarıdır.” İşte şimdi anlıyorum ki, babam benim kanatlarımmış.
Saat çok geç olmuştu, hemen hemen gece yarısıydı. Herkes uyumuştu da benim gözlerime gram kadar uyku girmiyordu. Ben de uykum gelsin diye pencerenin yanına gidip dışarıyı gözetledim. Bir de ne göreyim; gözleri abimin gözlerine benzeyen o güvercin… Oracıkta öylece bekliyor. Sanki benim gibi bir mucize bekliyor ama mucizenin asla gelmeyeceğini de adı gibi biliyor. Bazen kendime sorular soruyorum, bizim yaşadığımız bu dünya niye bu kadar adaletsiz diye. Gerçekten soruyorum, eğer adaletli olsaydı dünyanın en iyi babasını böyle cezalandırmazdı. Sorduğum bu sorular bana çok iyi şeyler öğretti. Mesela hayatta bizim elimizde olmayan o kadar çok şey var ki, sayamayız. Ancak elimizde olan şeylerin kıymetini bilirsek, elimizde olmayan şeylerin hasretini çekmeyeceğiz.
Sabah uyandığımda hemen babamın yatağına baktım. Fakat onu yatağında göremeyince hemen ayağa kalkıp etrafa dikkatlice baktım ve babamın kapının önünde odun kestiğini görünce içime bir ferahlık geldi. Babamın odun kesişini izlemek için kışlık botlarımı giyip hemen yanına gittim ve onu hayranlıkla izlemeye başladım. Daha sonra benim orada olduğumu görünce beni yanına çağırıp sıkıca sarıldı. Ama ben artık babamı kaybetmek için günleri saymak istemiyordum. Babam bana sarıldıktan sonra ağladığını artık gizlemiyordu, bense zaten daha o sarılmadan önce ağlamaya başlamıştım. Babama, kendisine bir soru sormak istediğimi söyledim, o da “Sorabilirsin,” dedi.
Sorum şu idi: “Güvercinler de ağlar mı baba?”
Babam bu soruyu ağlayarak cevapladı: “Kızım, ruhu olan her şey ağlar. Hatta dağlar bile…”