BAĞLILIK ASLI
“Anne olmak, bir başkasının hayatını kendi hayatından daha fazla önemsemektir.” — Honoré de Balzac
Semih Kaplanoğlu’nun Bağlılık üçlemesinin ilk filmi olan Bağlılık Aslı, çok muktedir bir yaraya parmak basıyor. Modern zaman insanı olan Aslı karakterinin annelik ile olan mücadelesini anlatan film, izleyenleri de dışarıda bırakmıyor. Onlara da pek çok soru yöneltiyor. Gelin, birlikte Kaplanoğlu’nun annelik üzerine yaptığı bu filmi inceleyelim.
Aslı karakterini yakından tanıyacak olursak: Zeki, eğitimli, çalışkan, idealist, tutkuları olan, sporcu ve de güzel bir kadın. Bankacı olan Aslı, çocuğunun doğumuyla mecburi olarak işine ara vermek zorunda kalmış. Bir an önce işe tekrar dönmek isteyen ve bunun için bakıcı arayan karakterimiz, bu arayışını Gülnihal isminde bir bakıcı bularak sonlandırır. Gülnihal ise yaş olarak Aslı’dan küçüktür ama buna rağmen bir kızı vardır. Bu bakıcı kız ile aralarında çok fazla şey oluyor, bunları ilerleyen satırlarımda anlatacağım çünkü öyle kısa birkaç cümle ile anlatacak kadar basit şeyler olmuyor.
Aslı’nın bir de Faruk adında kocası var. Bu adam da yine Aslı gibi başarılı ve zeki bir beyaz yakalı çalışan. Birçok sahnede Faruk’un çok anlayışlı ve kibar bir koca olduğunu görüyoruz. Bebekleri doğduğunda eşiyle arasında çeşitli atışmalar olsa da Faruk, son derece sakin ve soğukkanlı kalarak tartışmaların büyümesine engel oluyor. Aslı ile birbirlerini severek evlendikleri ise her sahnede kendini belli ediyor.
Gülnihal’i biraz inceleyecek olursak, bu bakıcı kız son derece saf ve temiz kalpli birisi. Zaten çok küçük yaşta evlenen ve hemen çocuk sahibi olan bu kız, hayatı biraz erken tecrübe etmiş. Annelik işini de Aslı’dan daha iyi bildiğini falan bile düşünüyor insan izlerken. Zaten yemek ve ev işlerinde Aslı’dan iyi olan bu kız, toplumun kabul ettiği üretken kadın modelinin içini fazlasıyla dolduruyor.
Film, Aslı’nın kucağında iki adet bebeğin olduğu bir sekansla açılıyor. Kucağında iki tane bebek varken oldukça mutlu görünen Aslı, âdeta filmin ilerleyen dakikalarına net bir gönderme yapıyor: “Annelik, tarifi henüz bilinmeyen çok köklü bağlarla iki insanı birbirine bağlayan dünyanın en saf ve güzel duygusudur.”
Bu sahneden sonraki sürede ise Aslı’nın yaşadığı depresyonu izlemeye başlıyoruz (Lohusa da diyor bazı insanlar bu depresyona ama illaki bir etikete sokmamıza gerek yok bence). Bir yandan bugüne kadar inşa ettiği kariyeri, diğer yandan ise kendinden bir parça olan yavrusu arasında sürekli bir seçim yapması gereken annemiz, her neyi seçerse seçsin mutsuz olacaktır. Eğer çalışmayı seçerse aklı her zaman kızında kalacak, kızını seçerse de sürekli işini düşünecek. İçten içe bu kesin mağlubiyetin bilincinde olan ama elinden hiçbir şey gelmeyen Aslı’nın, belki de film boyunca her iki üç sahnede bir gözünün dolması da bu farkındalığın tezahürüdür.
Aslı’nın babasını ve annesini tanıyınca taşlar daha çok yerine oturuyor. Babası bir gazeteci ve fakir bir adamdır, annesi ise onları henüz küçükken terk etmiştir. Annesinin bu yokluğu ise belki de Aslı’nın zihninde anne kavramını bambaşka bir zemine oturtmuştur. Sonuçta annesiz büyüdüğü için bir annenin bir çocuk için ne kadar mühim olduğunu kavrayamamış olabilir. Anne kavramına bu kadar uzakken ve kendi annesinden nefret ederken nasıl olur da kendi evladına toplumun kabul ettiği anneliği yapabilir? Yapamaz ve yapamıyor da zaten. Dünyalar güzeli bir kızı olmasına rağmen bu anın güzelliğini yaşamak yerine sürekli olarak işine dönmesi gerektiğini söylüyor. Ve anlıyoruz ki anne kavramına o kadar uzak ki, zihni asla kabul edemiyor bir bebeğe anne olabileceği gerçeğini.
Babasını ziyarete gittiğinde ise geçmiş yaşantıları hakkında biraz fikir sahibi oluyoruz ve anlıyoruz ki Aslı aslında maddi durumu iyi olmayan bir aileden geliyor. Belki de işine bu kadar anlam yüklemesinin sebebi, küçüklüğünden beri yaşadığı fakirliktir. Çalışmayı bırakınca tekrar eski günlerdeki gibi zorluk çekeceğini düşünüyordur. Kocasının işinin çok iyi olduğunu bilmesine rağmen, geçmişteki günlere döneceğini bu kadar düşünmesi ve bunun için kaygılanması başta bizler için anlamsız gibi gelse de aslında geçmiş zannettiğimiz kadar geçmiyor. Hepimiz geçmişin izlerini taşımaya devam ediyoruz. Bu izler ile yaşamayı öğrenemediğimiz takdirde ise geçmiş bizlere her daim zarar veriyor. Uzun lafın kısası, geçmişi kabul edip bugüne odaklanmalıyız; yoksa Aslı gibi dünyalar güzeli bir kızımız olmasına rağmen hâlâ işe gitmek isteyebiliriz.
Aslı’nın yaşadığı depresyonda aslında biraz da bizlerin, yani toplumun da çok büyük bir etkisi var. Sürekli olarak başarılı olmamızı, bir şeyler elde etmemizi, ekonomik özgürlüğe ulaşmak için her yolun mubah olduğunu ve kadın olarak bir erkeğe muhtaç olmadan yaşayabilmeyi pohpohlayan bir toplum var. Bu toplum, Aslı gibi kadınlara o kadar zarar veriyor ki bunu kelimelerle anlatmak oldukça güç. Yani anne olmanın eşsiz lezzetini bile yaşayamadan, işi düşünen bir insan yapıyor sizi. Emin olun ki bu satırları yazarken başka Aslılar başka depresyonlara girip çıkıyor. Bu girip çıkma ise sanıldığı kadar kolay ve basit olmuyor. Ciddi travma ve hasar alarak çıkıyoruz bu süreçten.
Aslı’nın vücudu da bu süreçte çok ciddi mesajlar veriyor aslında. Mesela kızını erkenden sütten kesmek istediği için doktordan bir ilaç alır ama bu ilaç çok işe yaramaz. Aslı, memesinin ucuna acı ve kokulu şeyler sürerek kızının kendisinden midesinin bulanmasını sağlar. Kızını emzirmez ve bir gün alışveriş merkezinde yeni elbiseler denerken bir de fark eder ki memesinden süt gelmiş. Yani kendisi kızına süt vermek istemiyor ama vücudu kendisine çok sert bir mesaj vererek kızını emzirmesi gerektiğini söylüyor. Hatta doktorunu da arayan Aslı, yaşadığı şeyin anormal olmadığını anlayınca rahatlıyor; çünkü kendisi bir an önce sütten kesilmek istemekte. Düşününce ne kadar cahilce bir hareket olduğunu anlayabilir bence insan. Yani sen nasıl olur da anatomine karşı gelir de ona cephe alırsın? Hem kendisine hem de kızına zarar veriyor. Sonuçta anne sütü bir bebek için çok önemli ve Aslı gibi okumuş, kültürlü bir insanın böyle bir şey yapması da ne kadar kötü ve yıpratıcı bir süreçten geçtiğini bizlere açıkça gösteriyor.
Filmin adı da çok fazla şey söylüyor aslında bizlere. Aslı ve bebeğinin arasında öyle bir bağlılık var ki; ne Aslı’nın yaşadığı travmalar ne de toplumun Aslı gibi kadınlar için söylediği “çalışan anne”, “kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü kadın” etiketleri anne ile bebeğin arasına giremiyor günün sonunda. Aslı çalışmayı denedi ama kızını bırakamadı. Hatta bebeğine zarar vermesin diye evine kamera yerleştirerek Gülnihal’i izledi. Her ne kadar ilk başlarda işe dönme arzusu ile kızını ihmal etse de filmin sonlarına doğru kızına bir daha asla zedelenmeyecek bağlarla, daha güçlü bir şekilde bağlanır. İşte bu yüzden filmin adı “BAĞLILIK ASLI”.
Filmin kullandığı renk paleti de yine Aslı için çok şey söylüyor. Genel olarak siyah ve beyaz renkler tercih ediliyor ve bu tercih bence Aslı’nın ruh dünyasının bir yansıması. Aslı’nın dünyası da pek renkli değil. Özellikle kızının doğumundan sonra hayatındaki pek çok gerçekle yüzleşmek zorunda kalan Aslı, bu süreçte âdeta hayatı siyah ve beyaz görür. Hayatın içindeki renkler onun için gitmiştir. Bu renk işine başka bir perspektiften bakacak olursak da seçimleri söyleyebiliriz. Aslı için iki uç vardır: Birisi kızı büyüyene kadar kızına bakmak, diğeri de kızına bakıcı bulup iş hayatına erken dönmek. İşte bir taraf siyah, diğer taraf da beyazdır. Aslı bu iki uçtan birisini seçmelidir. Ya beyazı ya da siyahı seçecek…
Bakışlara da değinmek istiyorum bu filmde. Özellikle de Aslı’nın bakışlarına… Bakıcı kız Gülnihal’e bazen öfkeyle bazen ise gıptayla bakar. Bu bakışlar Aslı’nın içinde bulunduğu arafı ve seçim yapmanın ne kadar güç olduğunu söylüyor aslında. Bir de filmin sonunda Gülnihal’in eşi askerde şehit olduğunda, Gülnihal, Aslı’nın bebeğini de alarak kayınvalidesinin evine gider. Aslı da Gülnihal’e ulaşamayınca, onun akrabası olan ve Gülnihal’in işe alınmasını sağlayan adamı arayarak gerçeği öğrenir. Direkt Gülnihal’in kayınvalidesinin evine giden Aslı, kızını almak için kızının olduğu odaya gider. Gördüğü manzaraya karşı öyle bir bakar ki; yani insan o bakışlar için bile bu filmi izler. Aslı’nın kızı ile Gülnihal’in kızı yan yana yatmaktadır. Daha sonra ise filmin başında gördüğümüz, Aslı’nın kucağındaki iki bebeğin olduğu sahne gelir ekrana. O zaman ise her şey zihnimize tam anlamıyla oturuyor. Aslı huzuru bebeğinde buldu ve filmin başında bir bebeğe bile bakmakta zorlanan Aslı, filmin sonunda iki bebeğe birden bakabilecek bir duruma geldi. Aslı, kendi gerçekleri ile verdiği savaşı kazanmıştı ve iyi bir anne olmuştu.
Yazımın sonlarına gelirken şunları söyleyeyim:
“Anne kavramı ve bu kavramın çağrıştırdıkları her insan için farklıdır. İlk önce anne demek; sorgusuz sualsiz fedakârlık ve inanması güç bir adanmışlıktır. Bu fedakârlık ve adanmışlığa maruz kalmayan anne adayı, ileride çocuğu için olası bir fedakârlık ve adanmışlık örneği gösteremez. Ama zamanla bu kavramların genetiğinde olduğunu fark eder ve geç de olsa o fedakârlık ve adanmışlığı göstermeye başlar. O yüzden bu yazıyı okuyan bir anne iseniz, evlatlarınıza mutlaka özen gösterin; yoksa ileride yeni Aslılar meydana getirebilirsiniz.”
Son olarak ise şunu söyleyeyim: Hiçbir durum ya da kavram, insanın hissettiklerinden daha değerli değildir. Bu yüzden hiçbir ideoloji, fikir ya da düşünce kalıbının hislerinizi köreltmesine izin vermeyin. O hisler olmadan olmaz çünkü. Aslı karakterinde de gördüğümüz, bu annelik hissinin körelme yoluna girmesiydi; ama daha sonradan bu hissin eksikliği ile yıkılan karakterimiz tekrardan hissinin kıymetini anladı ve ona geri döndü. Hem de ne geri dönüş!
“İnsan, sevdiği kişiyi kendine bağladığı ölçüde, onun özgürlüğünden de bir parça çalar.” — Jean-Paul Sartre
Düşünceler
Yorumlar yükleniyor...