KİRAZIN TADI
Hepimiz bu hayatın aslında bir yolculuk olduğunu biliyoruz. Peki bu yolculuğa anlam katan ya da yolculuğu daha katlanabilir kılan şeyler nelerdir? Aslında bu sorunun bir cevabı yok, bence bir cevaba ihtiyaç duyan bir soru da değil. Şimdi size bu yolculukta anlamını kaybeden ve artık daha fazla yolculuk yapmak istemeyen bir adamın hikayesini anlatacağım:
Filmi derinlemesine incelemeye geçmeden önce filmin adı üzerine biraz tartışalım. Neden kiraz metaforu tercih edilmiş olabilir acaba diye düşündüm. Sonra biraz araştırdım ve kiraz meyvesinin aşk, tutku, masumiyet ve geçici güzellik anlamlarına geldiğini öğrendim. Bir de Çin efsanelerinde ise ölümsüzlüğü de simgeler. Şimdi gelgelelim kiraz bu kadar derin manalar içeren bir meyveyken aynı zamanda kırmızı bir meyve olmasına. Bilirsiniz kiraz çok kırmızıdır, adeta kan rengindedir. Bu kan rengi aslında ince düşünülmüş bir metafor olma ihtimali taşır. Ölümün kıyısında gezen bir adamın iç dünyasindeki rengin de tasviri de olabilir diye düşünüyorum.
Şimdi filmin adı hakkında biraz konuştuk, şimdi de filmi baştan sona inceleyelim.
Film, başkarakterimiz Bedii Bey’in arabanın içinde etrafı izleme sekansıyla başlar. Sanki bir şey arıyor gibi sürekli etrafına bakar. Bu etrafında sürekli bir şeyler arama girişimi aslında Bedii Bey için film boyunca genellenebilir, çünkü tüm film boyunca sadece arar. Bu arayışı da huzurlu bir arayış değildir. Filmi izlerken acaba Bedii karakterinin bu arayışının bir sonucu olacak mı diye çok bekledim ama sanki kendi de bizi inandırıyordu bu arayışın bir sonucu olmadığına.
Film yaklaşık 90 dakika ve tamamı bir arabanın içindeki intihar düşüncesiyle savaşan bir adamın yolculuğunu anlatıyor. Bu yolculuk İran’ın tozlu, topraklı, bir o kadar da kasvetli yollarında geçiyor. Adeta Bedii karakterinin ruhsal durumunun yansıması gibi. Dikkatimi çeken bir diğer önemli detay ise yolların her zaman kıvrımlı ve tehlikeli olması; yani direksiyonu boşluğa kırsa hemen ölebilir ama karakterimiz aslında içten içe ölmek istemiyor ve bu hayatın her şeye rağmen yaşanabilir olduğuna kendisini inandırmak istiyor. Tabii bunu başaracak mı diye sorarsanız bence başaramayacak.
Bedii Bey bu yolculuk sırasında arabasına üç tane insan alıyor ve bunların hepsine aynı şeyi teklif ediyor: Öldükten sonra beni gömer misiniz? Tabii bu tarz bir soru karşısında ne cevap vereceğini bilemeyen insanlar, bildiği kadarıyla Bedii Bey ile konuşuyor. Bu filmi izlerken en sevdiğim yönü çok fazla hayata benzemesiydi. Hayat da tam Bedii Bey’in arabası gibi işte. Hayatımızın çeşitli dönemlerinde hayatlarımıza birileri girer ve sonra çıkar. Hayatımıza giren bu insanların hepsinin hayatımıza giriş amaçları farklı, çıkışları çok farklı. Herkes bize hayatın başka bir yönünü izah eder aslında; görevi bittiğinde ise o arabadan iner, sanki hiç binmemiş gibi.
Bedii Bey’in arabasına binen ilk insan genç Kürt bir asker. Bu asker çok çekingen ve utangaç bir mizaca sahip. Bedii Bey’in teklifi karşısında ise korkuyor. Hatta araba durduğu bir anda kaçıyor. Arabaya binen bu genç, masumiyet ve saflığın timsalidir. Bedii Bey bu genç askere eski askerlik anısını anlatır ve Bedii Bey’i film boyunca sadece burada biraz normal insan gibi görüyoruz, filmin geri kalanında ise çok aykırı insan modelinde seyrediyoruz. Belki de kendinden bir şeyler gördü bu gençte, o yüzden bu kadar yakın hissetti. Sonuçta insan kendinden bir parça gördüğü insanlara çok daha yakın hisseder.
Bedii Bey’in arabasına binen ikinci insan ise bir ilahiyat öğrencisi. Bu öğrenci ise toplumun dini tarafını temsil ediyor. Bedii Bey’e intiharın günah olduğunu ve bu yüzden ona yardım edemeyeceğini söyler. Bedii Bey mutsuz olmanın da çok büyük bir günah olduğunu ve mutsuzken diğer insanları da incittiğimizden bahseder. Bu cümlelerden Bedii Bey’in ne kadar mutsuz ve üzgün olduğunu anlıyoruz. Bedii Bey’in bu ilahiyat öğrencisine de dediği gibi: Anlarız ama hissedemeyiz. Belki de Bedii Bey çıkışı olmayan bir yalnızlık içindedir ve bu yalnızlığını kimseye anlatamıyordur, bu cümlelerden de bunu anladım.
Arabaya binen üçüncü insan ise yaşlı sayılabilecek birisi. Kendisi baytar ve hayvan doktoru. Bedii Bey’in teklifine sıcak bakan tek kişi. Bedii Bey teklifi yapar ve ardından bu yaşlı adam bayağı uzun bir süre Bedii Bey ile konuşur. Bedii Bey ise hiç konuşmadan sadece dinler. Hatta zamanında kendisi de böyle bir durumun içerisine girmiş. İntihar etmek için bir dut ağacının üzerine çıktığından ve daha sonra bir tane dut yediğinden bahsediyor. Sonra bu dut meyvesinin tadı kendisine çok güzel gelmiş. Sonra geçen çocukların da alması için ağacı sallamış ve onlar da yemiş. Dutların tadını çok beğendiği için biraz da toplayıp evine götürmüş. Yani intihar etmek için çıktığı ağaçtan eve dut götürmüş. Bedii Bey’e bir dut için bile yaşanacağını söyler. Bir daha dut yemek isteyip istemediğini sorar. Bedii Bey arabasına binen bu yaşlı adamın her dediğini dinler ama çoğunlukla cevap vermez, sadece dinler. Sonrasında ise adamın, öldükten sonra üzerine 20 tane kürekle toprak atmasını ister. Adamı iş yerine bıraktıktan sonra döner ama içini kemiren sorular bitmez Bedii Bey’in. Tekrar yaşlı adamın çalıştığı yere gelir ve kürekle toprak atmadan önce birkaç tane taş atıp hala yaşayıp yaşamadığını kontrol etmesini ister. Adam ise kabul eder. Bedii Bey adamla konuştuktan sonra rahatlamış hissetmez ama, çünkü içindeki boşluk ve belirsizliğin çok daha derin sebepleri vardır.
Filmin final sahnesinde ise Bedii Bey ağacın yanına kazdığı mezara girer. Ve uzun süre karanlık gökyüzünü izler, ardından ekran kararır, seyirciyi sipsiyah bir ekran karşılar. Ardından çakan şimşeğin çıkardığı ışık sayesinde birkaç saniyeliğine Bedii Bey’in yüzünü görürüz. Film bu sonla biter. Yani Bedii Bey’in intihar girişiminin nasıl sonuçlandığını bizler bilmeyiz. Yönetmen burada sonu bize bırakmış. Aslında doğru olan da bu bence, çünkü kafasına intiharı koyan bir insanın bu eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmediği çok da önemli değil; asıl önemli olan neden bu kadar kötü hissettiği ve bu hayatla bağını kesmek istemesi.
Film bittikten sonra yönetmen Kiyarüstemi bize set arkasını gösterir. Ve ilk kez renk paleti değişir. Yeşil tonları görürüz. Aslında yönetmen bu izlediğimiz şeyin bir film olduğunu ve çok fazla bağ kurmamamızı istemiş de diyebiliriz. Her ne kadar çok büyük bir konu olsa da sonuçta bir film demek istemiş bence.
Benim film hakkındaki genel görüşüm şu: Ölüm ve yaşam arasındaki bu ince farkı bu kadar güzel anlatabilen başka bir film izlemedim. Yani özellikle Bedii Bey’in intihar sebebini bilmiyor oluşumuz ise filmi çok daha katmanlı bir yapıya kavuşturmuş. Sebebin çok değersiz oluşu anlatılmak istenmiş. Asıl değerli olan ise Bedii Bey’in hissettikleri.
Filmdeki melankolik hava hiç kaybolmuyor ta ki en sondaki set arkası görüntülerine kadar. Bu hava aslında Bedii Bey’in iç dünyasının en açık tasviri. Tozlu ve sararmış renk tonundaki etrafı aslında Bedii Bey’in gördüğü, duyduğu ve anladığı hayat. Yani etrafında güzel bir şey olsa bile kararmış bir ruh için bu yaşanan şey o kadar güzel olmaz. “Acaba son sahnede o yeşil tondaki çevre Bedii Bey’in kurtulduğunu mu işaret ediyor?” diye de çok düşündürdü bu yüzden.
Giyiminden, konuşmasından ve arabasından da anlaşılacağı üzere Bedii Bey maddi durumu iyi birisi. Ama bu maddi doygunluk onun ruhunu doyurmaya yetmemiş ve içinde olmayan bir şeyler var. Etrafına baktığında maddi gücü kendisi kadar iyi olmayan insanların mutluluğuna gıpta ile bakıyor. Bu bize şunu anlatıyor ki bazı insanlar her ne kadar bir şeyleri elde etmiş gibi görünse de aslında istedikleri şeyi elde edemedikten sonra elindekilerin çok bir önemi kalmıyor.
Filmin bir diğer önemli noktası ise Bedii Bey’in parayla insan satın alabileceği düşüncesi. Yani bence Bedii Bey’in zihninde insan denilen kavram o kadar yerlerde ki bu düşüncesine güvenerek önüne çıkan insanlara sürekli para teklif ediyor. Ama şunu anlıyor ki para her zaman her kapıyı açamıyor, paranın kirletemediği zihinler hala var.
Ağacın altına gömülme isteğinin altında da metaforik bir anlatı var bence. Bu anlatı ise doğaya karışma, hayatın devamlılığına duyulan saygı ve acının kendi içerisinde barındırdığı eşsiz güzellik olarak yorumlanabilir. Mesela bir inşaatın tepesine çıkıp intihar da edebilir ya da başka başka intihar yolları olabilir ama Bedii karakteri ağacın altına gömülmek istiyor. Bu bile Bedii karakterinin diğer insanlar gibi düşünmediğini ve hayata onlardan farklı baktığının en büyük kanıtlarından birisi.
Aklıma takılan bir sahne vardı. Bedii karakteri yolda araba ile giderken aniden dışarıdan biri yanındaki birisi ile fotoğraf çektirmek istiyor. Bunu yapmak için de Bedii Bey’den yardım istiyor. O ise çekiyor. Bu sahne bana şunu anlatıyor gibi geldi: İçimizde ne kadar acı barındırırsak barındıralım hayat devam ediyor ve devam edecek. Bedii kendinin üzerine toprak atacak birisini arıyor, yani ölmek istiyor ama hayat tüm inadıyla yaşanmaya devam ediyor. Belki Bedii hayatın bu umursamazlığı karşısında da bir çaresizlik çekiyor ama hayatın en büyük gerçeği de bu.
Film sinematografik kareler anlamında çok zengin. Bu zenginliği konu da destekleyince inanılmaz bir iş ortaya çıkmış. Yazımı bitirirken şunu söylemek istiyorum, ölüm düşüncesi de diğer düşünceler gibi var olmaya devam edecek ama hayata anlam katan şeyin de aynı zamanda ölüm olduğunu unutmayarak yola devam etmeliyiz. Bazı anlar ölümün tek kurtuluş olduğunu düşünebilirsiniz ama hiçbir şey yaşamak kadar değerli değil. Toplumsal baskı, ailevi sıkıntılar, maddi sıkıntılar ve daha sayamadığım birçok nedenden dolayı insan intihar etmek isteyebilir ama hatırlanmalıdır ki insan bu dünyaya sadece ama sadece nefes almaya geldi, herhangi bir şeyi kanıtlamak gibi mecburiyetimiz yok. Sadece yaşamanın tadına varmak güzel, yani yol engebeli diye yolun kenarındaki güzel çiçekleri görmezden gelemeyiz.
Düşünceler
Yorumlar yükleniyor...