MAĞLUBİYET
Başarma eyleminin ve başarı kavramının dehlizlerine indiğimizde, her zaman bizleri şaşırtan sonuçlar görürüz. Toplum, insanlara olası bir başarısızlık ve yenilgi durumunu yakıştıramaz. Bu yakıştıramama durumu ise temelde başarının ve galibiyetin getirdiği sesin ve bıraktığı pozitif etkinin bir sonucudur. Bu etki, insanın egosunu tatmin etmekle kalmayıp bireyin kendisini diğer insanlardan ayırma rüyasına da katkı yapar. Yani kimse başarının bu getirilerinden mahrum kalmak istemez. Bu yüzden mağlubiyeti her daim bir utanç kaynağı olarak görürler. Oysaki başarı kadar mağlubiyetler de insani yanımızın gelişimi için elzemdir. Ne yazık ki bu elzemiyetin farkında olmamanın acısını kimse yaşamıyor. Hatta daha da ileri giderek bunun bir elzemiyet olmadığını iddia ediyorlar. Peki, tarihin her döneminde durum böyle miydi? Gelin hep birlikte inceleyelim.
Antik Çağ’ı inceleyerek başlayalım. Antik Yunan’da mağlubiyet; bireyin yetersizliğinden ziyade kaderin (moira) ve tanrıların bir cevabı olarak nitelendiriliyordu. Tragedyalarda ise kahramanlar genelde egoları yüzünden düşerdi ama bu düşüş çok estetik bir düşüş olurdu. Romalı Stoacılar ise mağlubiyete bence en güzel bakışı atmıştır. Onlara göre gerçek anlamda mağlubiyet; bireyin iç huzurunu, erdemini ve kısaca insani tarafını kaybetmesi olarak nitelendiriliyordu. Savaşlarda ya da müsabakalarda birtakım yenilgiler yaşasak bile Stoacılara göre içimizdeki insani tarafı koruyabilmişsek aslında herhangi bir mağlubiyet yaşamamışızdır. Kısaca Antik Çağ’da mağlubiyet, bizleri alçaltan ve yerin dibine sokan bir kavramdan ziyade bizlere birtakım hakikatleri bağıran bir öğretmen olmuştur.
Orta Çağ’da ise durum Antik Çağ’a benzerdir. Bu çağda mağlubiyetler ve başarısızlıklar, özellikle dinlerin gelişiminden dolayı uhrevi bir çerçeveye oturtulmuştur. Orta Çağ insanına göre bireyin yaşadığı her şey bir sınavdır. Bu yüzden her şeyin sınavın bir parçası olduğu gerçeği, bu insanların mağlubiyete olan bakış açısına da katkı sağlıyor. Onlara göre mağlubiyet de sınavın bir parçasıdır. Her şeyin Yaradan’dan geldiği gerçeği, bu insanları daha da sakin ve kabul edilebilir bir hayata mecbur bırakıyor. Orta Çağ insanına göre ebedî hayat, bugün yaşadıkları sınava bağlıdır. Bu minvalde ne kadar ağır mağlubiyetler yaşarsa yaşasın, neticede onun için her şey bir sınavdır.
Sanayi Devrimi sonrasında ise mağlubiyete olan bakış açısı değişmeye başlamıştır. Mağlubiyetlerin, yapılan hataların bir sonucu olduğu düşüncesi yer etmişti insanların zihninde. Ne kadar büyük bir başarısızlık varsa ortada, o kadar büyük bir eksiklik ve o oranda da bir hata vardı. Bu rasyonellik ve keskinlik insanlara geri dönülemez zararlar verecekti. İnsanoğlu her şeyden habersizdi oysa…
Gelgelelim Modern Çağ’a ve günümüze. Sanayi Devrimi sonrası başlayan ve giderek artan mükemmeliyetçilik furyası, mağlubiyete olan bakış açısını aşırı değiştirdi. Herkesin ve her durumun kusursuz olması gerektiğine inanan modern zaman insanının, mağlubiyete dünyanın sonunu getirecek bir durummuş muamelesi yapması anlaşılır gibi değildi. Bu yapılan muamele her şeyden evvel insanın doğasına aykırıdır. Doğamıza uymayan her şey ise bir noktada sağlığımıza zararlıdır. Etrafınızı ve insanları incelediğinizde dediğimi daha da iyi içselleştireceksiniz. Gencinden yaşlısına herkesin galibiyetin peşinden koştuğunu göreceksiniz. Bu koşuşturma insanları zehirliyor; çünkü insan, doğası gereği sükûnet isteyen bir varlıktır. Bu sükûnet sağlanmadığında ise huzursuzluk ortaya çıkar. Huzursuzluk ise her türlü olumsuz şeye davetiye çıkarır. Yani mağlup olmayalım diye mağdur oluyoruz.
Şimdi durumun vahametini daha iyi anlayabilmek için birkaç hayat örneği verelim. İlk örnek gençler üzerinden olsun. Gerek ülkemizde gerekse başka ülkelerde gençler, insanlık tarihinin en depresif gençleri konumundadır. Bu depresif ruh hâlini meydana getiren en büyük sebep ise galibiyet aşkı ve mağlubiyete duyulan anlaşılmaz öfkedir. Somut başarılara bu kadar önem atfedilmesi bence bu modern çağın en büyük fiyaskosudur. Bu fiyasko ise her geçen gün daha da artmakta ve anlaşılan o ki asla azalmayacak. Bu mağlubiyete duyulan öfke ve galibiyete duyulan bu şaşılacak derecedeki bağlılık, ruhsal sağlığı bozmakla kalmayıp aynı zamanda gençlerin beden sağlığına da uzun vadede geri dönülemeyecek zararlar veriyor. Umarım bu durum yakın gelecekte düzelir; çünkü bugünün gençleri, geleceğin yetişkinleridir.
Orta yaş ve üzeri insanlar da bir diğer örnek olsun. Bu insanlar da hayata farklı bir pencereden bakıyor aslında. Gençler kadar toy değiller ama onlar da en az gençler kadar zordalar. Bu zorluğu bugüne kadar aşabilmiş olmaları, bugünden sonra da aynı kararlılıkla aşabilecekleri anlamına gelmiyor. Sürekli olarak medyada ve sosyal hayatta başarı güzellemelerine maruz kalmaları ise onların gittikçe özlerinden uzaklaşmasına yol açıyor. Bu uzaklaşma, beraberinde birçok olumsuzluğu da getiriyor. Yani mağlubiyetten bu kadar korkulması ve çekinilmesi; gençleri olduğu gibi yaşını almış insanları da aynı oranda, belki de daha fazla etkiliyor. Özünden uzaklaşan toplumlar ise bu şekilde meydana geliyor. İnsanın özü sükûnettir; başarı ve galibiyet aşkı ise insanı asla sükûnete davet etmez, her zaman yolda olmak gerektiğini öğütler. Bu yolda olma hâli ise günümüzde diğer yoldaşlarımızla bir yarışa dönüşmüş durumda. Bu yarış ise huzursuz ve telaş içinde geçen bir yarış… Yani özümüz olan sükûnetten uzak bir yarış.
Bu anlattıklarıma ek olarak şunu söylemek isterim ki: Hayat asla bize lanse edildiği kadar karmaşık ve eziyetli değil; aksine, anlatılmadığı kadar basit ve yaşanası. Somut olanın bu kadar değerli olduğu günümüz toplumunda, bu düşüncede ve mantalitede olmak gerekiyor. Aksi takdirde hayat, tüketilmesi gereken bir nesne olmanın dışına çıkamaz. Yani bir an önce bitmesi gereken bir yol gibi… Kıyasla, yarışla, galibiyet için her şeyi göze alan insanlarla, özünün farkında dahi olmayan insanlarla…
Yol var ama yolu yol yapan bizleriz. O yola yüklediğimiz anlamdır. Bu yüzden yolunuza güzel anlamlar yükleyin ve bu anlamlar asla özünüz olan sükûnete aykırı olmasın, yoksa o yolda kaybolursunuz. Belki de bir daha bulunmamak üzere…
Düşünceler
Yorumlar yükleniyor...