• Aramaya başlamak için bir şeyler yazın...
Manchester by the Sea: ARAF'ta kalmak.
Sinema • 5 Mayıs 2026 4 DK OKUMA

Manchester by the Sea: ARAF'ta kalmak.

Manchester by the Sea

İnsan bazen yaşadığı şeylerin ağırlığı altında ezilir ve hayata devam edemez. Nefes alıp verir, uyur, yemek yer ama yaşayamaz. Yaşamak, sanki yaşanan onca ağır şeye büyük bir saygısızlık gibi gelir. Zihin olarak zaten ölmüştür, sadece fiziksel ölümünü bekler. Tabii bu bekleyiş o kadar sancılı ve yorucudur ki tasviri bile mümkün değildir.

Manchester by the Sea, bitmek bilmeyen bir yas sürecine ayna tutar. Filmde Lee Chandler adında bir karakterimiz var. Bu karakter filmin başkarakteri. Arkadaşları ile eğlenip sarhoş olduğu bir gecenin sonunda, bir şeyler almak için dışarıya çıkmıştı ama çıkarken şöminenin önüne korumayı koymayı unutmuştur. Eve dönerken bir de bakıyor ki evi yanmış. Karısı alt katta olduğu için onu kurtarmışlar ancak üç çocuğu birden hayatını kaybeder. Bu kayıp, Lee’nin içinde bir daha dolması mümkün olmayacak derin bir yara açar. Bu yara Lee’yi her gün biraz daha tüketecektir.

Filmde genel olarak kış havası hâkim. Her yer soğuk ve her yer beyaz. Bu soğuğun içinde ise Boston şehrinde kapıcılık yapan Lee karşımıza çıkıyor. Çocuklarının vefatından sonra eşiyle ayrılmış ve bir apartmanın zemin katında çalışmaya başlamış. Hayatını sadece günleri doldurmak için yaşadığını film boyunca o kadar hissediyoruz ki; mesela kiminle konuşsa onun yüzüne bakmıyor. İnsanlarla olan ilişkisini minimum seviyeye indirmiş. Sadece tamir işi olduğunda insanlarla konuşuyor ve bu konuşmalardan da anlıyoruz ki Lee için hayatın anlamı kalmamış.

Lee’nin Boston’daki hayatı, ağabeyi Joe’nun vefat haberini aldıktan sonra değişir. Cenaze için Manchester’a gider. Orada ise kendisini yeğeni Patrick beklemektedir. Filmde sürekli olarak geriye dönüşler (flashback) söz konusu. Bu geriye dönüşlerde Lee’nin bir zamanlar ağabeyi ve yeğeni ile çok iyi anlaştığını anlıyoruz. Ama şimdi ne ağabeyi var ne de o küçük ve saf Patrick. Yeğeni, iki kızı bir arada idare etmeye çalışan ukala bir ergendir. İlk başta gamsız bir delikanlı izlenimi verse de ilerleyen dakikalarda buzdolabından donmuş tavuğun düşmesiyle ağlamaya başlar; çünkü babasının da toprağın donmuş olması sebebiyle morgda (yani bir nevi buzdolabında) tutuluyor olduğunu hatırlar. İşte buradan da anlayacağımız gibi herkes için yas bambaşkadır. Bazen bir donmuş tavuk sizi o yas sürecine sokar, bazen de herhangi bir şeye gerek duymadan Lee gibi vicdanınızın dinmeyen sesi sizi o sürecin içinde tutar. Patrick ve Lee’nin ikisi de yas sürecinde ama Patrick bu süreçte buz hokeyi oynar, kız arkadaşları ile vakit geçirir; yani acısını belki de bu şekilde unutmaya çalışıyordur. Ancak amcası çok farklıdır; o resmen acısını unutmamak için yeni şeyler yaşamayı reddetmiştir. Bu reddediş belki de hayatı bir noktada sonlandırma arzusunun dışavurumudur.

Lee ve eski eşi Randi’nin karşılaşması ise film için tam bir doruk noktası diyebiliriz. Randi başka biriyle evlenmiş, bir hayat kurmuş, hatta şu an hamiledir. Lee’ye “O kadar kötü şeyler söyledim ki, kalbim kırık ve hep kırık kalacak,” diyerek onu affettiğini söyler ancak herkes Lee’yi affetse bile Lee asla kendini affedemez. Onun için bu hayat artık tamiri mümkün olmayan bir yerdedir.

Filmi izlerken aklıma sürekli şu soru geldi: “Lee neden kendini öldürmüyor?” Bunu bayağı bir düşündüm, ardından şu sonuca vardım: Lee yaşayarak kendine olan öfkesini dindirmeye çalışıyor. Yaşamın içinde duruyor ama yaşamıyor. Yani yaşamın kıyısında bekliyor ve asla o yaşama dahil olmak gibi bir planı yok. İşte tam da bu hayata dahil olmama istenci, Lee’nin kendisine karşı duyduğu ve hiç azalmayan o öfkenin ve kendini cezalandırmanın en iyi yolu. İnsan bazen de yaşayarak intihar eder ve bu intihar diğer hiçbir intihar türüne benzemez.

Modern Amerikan sineması ve dünya sinemasında sık sık karşımıza çıkan katarsis burada yok. Yani burada ana karakterimiz asla iyileşemeyecek; bir “anti-katarsis” söz konusu. Zaten hayatta her şeyin üstesinden gelemeyiz ve her şeyin sonunda bir iyileşme söz konusu olmaz. Bazı savaşlardan büyük yaralar alarak çıkarız ve bu yaralar asla onarılmaz. Hatta her geçen gün daha da derinleşir. Önemli olan bu yaralar ile yaşamaya devam edebilmek. Tabii devam edebilmek bazen o kadar kolay olmayabilir ama hayatın en büyük gizemi de burada devreye giriyor bence. Bu gizem ise ne kadar acı yaşarsak yaşayalım, biz kötü hissediyoruz diye zamanın durmuyor olmasıdır. Ya bu zamana ayak uydurup bir şekilde yaşamaya çalışmalısın ya da öylece acının seni öldürmesini bekleyeceksin.

Filmi tek kelimeyle anlatacak olsam bu kelime kesinlikle ARAF olurdu. Biraz düşününce gerçekten Lee’nin durumunu anlatan daha iyi bir kelime yok. Lee ne gidebilmiş ne de kalabilmiş. Arafta bekliyor ve bu bekleyiş onu mahvediyor, bir anlamda tüketiyor. Ne kadar acı bir şey değil mi; bir insanın bu hayata asla dahil olamaması, sürekli yaşamın kıyısında beklemesi.

Kış uykusuna yatan bir hayvana da benziyor Lee. Asla uyanmak istemediği bir uyku… İşte bu uykudan onu uyandıran ağabeyinin vefatı oluyor ama Lee hırçın ve bir o kadar yabanileşmiş. Hayata uyum sağlamakta ciddi anlamda zorlanıyor. Mesela bir gün Patrick’in arkadaşlarından birinin annesi Lee’yi yemeğe davet ediyor ancak Lee kadınla göz teması bile kurmadan bu teklifi reddediyor.

Filmin sonunda Lee, yeğeni Patrick’in velayetini alamaz ve ona şu unutulmaz repliği söyler:

“I can’t beat it.”

(Aşamıyorum… Üstesinden gelemiyorum…)

Yazıyı Paylaş:

Düşünceler

Yorumlar yükleniyor...

Okumaya Devam Et

7 Nisan 2026

Anlaşılmamak

Gerçekte ne istediğimizi bilmeden başkalarının hayatını sahiplenmek ve mutlak yalnızlığın içinde kendimizi yeniden diriltmek üzerine varoluşsal bir deneme.

11 Mayıs 2026

En Güzel Pastam: Yalnızlıktan Yaşama Dönüş

En güzel günümüzü hala yaşamamış olabiliriz.

10 Nisan 2026

Güvercinler De Ağlar Mı?

Bir sabah vakti gelen amansız bir mektubun ardından, bir kız çocuğunun babasına, ölüme ve dünyanın adaletine dair sessiz çığlığı.