• Aramaya başlamak için bir şeyler yazın...
Perfect Days: Hayatın göremediğimiz güzel yüzü.
Sinema • 4 Mayıs 2026 5 DK OKUMA

Perfect Days: Hayatın göremediğimiz güzel yüzü.

PERFECT DAYS

Her gün aynı şeyleri yaşamak, yani hayatımızın rutine dönmesi çoğumuz için sıkıcı bir durumdur. Sürekli bu rutinden şikayet eder ve ondan kaçmanın yollarını ararız. Sanki kafamızın içinde sürekli birisi rutinden kurtulmamız gerektiğini söyler durur. Ama bu rutini sevemez miyiz? Yani rutinde de huzur bulma ihtimalimiz yok mudur?

Alman yönetmen Wim Wenders’ın yönettiği Perfect Days (Mükemmel Günler) isimli film bize tam olarak bu sorunun cevabını veriyor. Şimdi bu filmi derinlemesine inceleyelim.

Film, Tokyo’da halka açık tuvaletleri temizleme işini yapan Hirayama’nın hayatını anlatır. Hirayama her gün aynı saatte, sokakta yerleri süpüren adamın süpürge sesiyle uyanır. Çiçeklerini sulamak da dahil olmak üzere birtakım sabah rutinlerini yerine getirir. Evden çıkınca yakınındaki otomattan kahvesini alır ve minik arabasına biner. Arabasında her gün sevdiği müzikleri dinler. Hemen hemen her gün aynı sırayla birkaç tuvaleti temizler. Öğle arasında ise hep gittiği o ağacın altına geçer ve sandviçini yer. Yerken de oldukça eski olduğu her halinden anlaşılan fotoğraf makinesiyle, ağaç dallarının arasından sızan o ışık oyunlarını çeker. Sonra tekrar işine döner. Mesaisi bittikten sonra hamam tarzı geleneksel bir yerde yıkanır. Ardından her zaman gittiği kafeye uğrar, hep aynı yere oturup bir şeyler yer ve içer. Bir de ara sıra geceleri gittiği bar tarzı bir mekân vardır. Akşamları ise kitabını okur ve uyur. Bir günü işte bu şekilde geçer. İzinli olduğu günlerde ise çamaşırlarını yıkamaya götürür.

Hirayama çok konuşmaz; hatta film boyunca toplasak on dakika bile konuşmamıştır. Susmayı sever ve doğayı dinler. Her sabah evden çıkacağı zaman başını göğe çevirir ve doğaya hayranlıkla bakar. Filmin birçok sahnesinde onun yine doğayı aynı hayranlıkla izlediğine şahit oluruz. Hirayama’nın sessizliği belki de doğanın bu kusursuzluğundan kaynaklanıyordur. Öylesine büyüleniyordur ki âdeta dili tutuluyordur.

Hirayama bitkileri de çok sever. Öyle ki öğle yemeğini yediği esnada karşısındaki ağacın dibinde filizlenen yeni bir bitkiyi özenle alıp evine götürür ve ona bir çocuğu gibi bakar. Sanki hayata onlarla anlam yüklüyordur. Onların büyüdüğünü görmek onu içten içe çok tatmin ediyordur.

Çoğumuz, mutluluk denen şeyin ancak çok çalışırsak ya da büyük mücadeleler verirsek elde edeceğimiz bir şey olduğunu düşünürüz ancak büyük bir yanılgı içerisindeyiz. Mutluluk “an”lardan ibarettir; bu yüzden önceden tasarlanan hiçbir şeyin bize kesin bir mutluluk getirmeyeceği çok nettir. Geçmiş ya da gelecek, hiçbir zaman şu andan daha değerli olmamalıdır. Elimizde olan tek bir gerçek vardır, o da şu andır. Filmde de bu konuyla ilgili çok çarpıcı bir replik geçer: “Bir dahaki sefer bir dahaki seferdir, şimdi şimdidir.” Bu cümlenin üzerine sayfalarca kitap yazılabilir ama uzun lafın kısası; ne geçmiş ne de gelecek bizim için asıl değere sahip olan şeylerdir. Gerçek değere sahip olan tek bir an vardır; o da içinde var olduğumuz ve var olmaya devam edeceğimiz şimdiki zamandır.

Hirayama bizlere şu gerçeği de net bir şekilde gösteriyor: Para, mevki ve statü kavramları aslında sadece birer yanılsamadan ibarettir. Bu kavramlar gerçek manada içi doldurulabilecek olgular değildir. Mesela tuvalet temizleyen bir insan da doğayı sevebilir, kitap okuyabilir ve fotoğraf sanatını icra edebilir. İnsan bir şeyler yapmak için her zaman belirli şeylere sahip olma gerekliliği hisseder; bu, A’dan Z’ye bütün insanlarda olan bir güdüdür. Ancak bu film ve Hirayama karakteri, istediklerimizi yapmak için sürekli bir şeylere sahip olmamız gerekmediğini, çok az şeye sahip olsak dahi ruhumuzu besleyen şeyleri yapabileceğimizi anlatıyor.

Filmde dikkat çeken bir diğer detay ise Hirayama’nın evinde televizyon, akıllı telefon ya da çamaşır makinesi gibi eşyaların olmamasıdır. Aslında çok fakir birisi değildir, istese pekâlâ alabilir ancak bunları evinde istemez. İstediği tek bir şey vardır; o da hissettiği gibi sade bir hayat yaşamak.

Günlük hayatlarımızda hepimizin çeşitli amaçları, hedefleri ya da kariyer planları var. Bu ideallerimizi gerçekleştirmek için çok fazla çalışmamız ya da çabalamamız gerektiğini söylerler. Belki de haklılardır ama unuttukları bir gerçek var: Bu kadar çok şey isteyen birini ne tatmin edebilir? Sürekli bir tüketim halinde olursak, bir gün tükettiğimiz hiçbir şeyin anlamı kalmayacak ve koca bir anlamsızlığın ortasında kalacağız. İşte Hirayama bu tüketim toplumunun bir ferdi olmadığı için asla böyle bir anlamsızlık hissiyle karşılaşmıyor. Mesela karakterimiz kitap okumayı çok seviyor ama elindeki kitap bitmeden asla başka bir kitap almıyor; çünkü buna gerek olmadığının fazlasıyla farkında.

Hirayama, yaptığı işi büyük bir titizlikle ve özenle yapıyor. Temizlediği yerleri minik bir aynayla en ince ayrıntısına kadar kontrol ediyor. İşini bu kadar iyi yaparken başında onu denetleyen bir patronu da yok; işini tamamen kendine olan saygısından dolayı bu kadar iyi yaptığını anlıyoruz. Zaten karakterimizin sadece birilerinin gözünde iyi bir izlenim bırakmak gibi sığ bir amacı da olamaz. O, modern zaman yakıştırmalarından ve etiketlerinden uzakta bir yaşamı seçerek böyle bir amaca ihtiyaç duymadığını da bence fazlasıyla kanıtlıyor.

Filmde en beğendiğim sahnelerden birisi de gölge üzerine konuşulan o sahneydi: “Gölgeler üst üste binerse karanlığı artar mı?” Burada çok derin ve anlamlı bir metafor yatıyor. Gölge ile anlatılmak istenen, insanın karanlık yüzüdür ve bu gölge toplumdaki her insanda vardır. Peki herkes bu gölgelerle barışmak zorunda mıdır? Film bu konuyu küçük bir oyunla anlatıyor. Hirayama, değer verdiği bir kadının eski kocasıyla bir deney yapıyor ve gölgelerini üst üste getiriyorlar. Sonrasında Hirayama, iki gölge üst üste geldiğinde karanlığın artmadığını söylüyor. Bence hayatta da bu durum tam olarak böyledir. Birbirimizin acılarını ve karanlık taraflarını anlayıp gerekiyorsa onları sahiplenmemiz gerektiğini; ancak böyle “insan” olabileceğimizi anlıyoruz. Ben bir başkasının karanlık tarafıyla daha karanlık olmam; ama başkalarının karanlık tarafını görmezden gelerek yaşarsam, kendi karanlığım içinde çok daha fazla kaybolurum.

Filmin isminde de güzel anlamlar gizli. Rutin bir hayat yaşayan, popüler yeniliklere kendini kapatan ve mütevazı şeyler yapan birisi de mutlu ve huzurlu günler yaşayabilir; hatta belki de “mükemmel günler” sadece bu tarz sade bir hayatla mümkündür.

Son olarak şunu söyleyeyim: Hayat hiçbir zaman yarında ya da dünde akmaz. Sadece bugün vardır ve bugünün içinde yaşaması gereken de bizleriz. Anın güzelliklerini ve yaşamın güzel yanlarını görerek ilerlemeliyiz, aksi takdirde yaşamın o şahane büyüsü kaybolur. Onu bir daha bulma ihtimalimiz ise mucizelere kalır. Her zaman gülümsemeniz dileğiyle…

Yazıyı Paylaş:

Düşünceler

Yorumlar yükleniyor...

Okumaya Devam Et

7 Nisan 2026

Anlaşılmamak

Gerçekte ne istediğimizi bilmeden başkalarının hayatını sahiplenmek ve mutlak yalnızlığın içinde kendimizi yeniden diriltmek üzerine varoluşsal bir deneme.

11 Mayıs 2026

En Güzel Pastam: Yalnızlıktan Yaşama Dönüş

En güzel günümüzü hala yaşamamış olabiliriz.

10 Nisan 2026

Güvercinler De Ağlar Mı?

Bir sabah vakti gelen amansız bir mektubun ardından, bir kız çocuğunun babasına, ölüme ve dünyanın adaletine dair sessiz çığlığı.