• Aramaya başlamak için bir şeyler yazın...
Rüzgar Bizi Sürükleyecek: Acelesi Olmayan Ölüm
Sinema • 26 Mayıs 2026 9 DK OKUMA

Rüzgar Bizi Sürükleyecek: Acelesi Olmayan Ölüm

RÜZGAR BİZİ SÜRÜKLEYECEK

İran sinemasının en büyük yönetmenlerinden olan Abbas Kiyarüstemi’nin en beğendiğim ve en şiirsel olduğunu düşündüğüm filmi olan Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmini inceleyeceğiz bugün. Film, ismini İranlı kadın şair Fürüğ Ferruhzad’ın aynı isimli şiirinden alır. Sinema tarihinde yaşam, ölüm ve doğa üzerine yapılmış en tefekkürlü işlerden biri olan film, Kiyarüstemi sinemasının en karakteristik özelliklerini gördüğümüz bir başyapıt. İncelemeye geçmeden önce şunu söyleyeyim ki şu ana kadar izlediğiniz çoğu filmi unutun ve bu filmin büyüsüne bırakın kendinizi.

Film, Behzad adında bir adamın (köylü ona mühendis bey der ama o mühendis değildir) yaşlı bir kadının ölümünde gerçekleşecek olan ağıt ritüelini kaydetmek için bir köye gelişi ile başlar. Köy, bildiğimiz diğer köylere benzemiyor. Köydeki tüm evler aslında iç içe. Bir başkasının evine gitmek için birçok evin içinden geçmek gerekiyor. Ve bu köydeki herkes birbirinin akrabası ve tanıdığı. Behzad, şehirden köye gelen entel ve aydın profilini çiziyor ama ilerleyen süreçte anlıyoruz ki Behzad’ın köylülere öğreteceği hiçbir şey yok; ama köylülerin Behzad’a öğretebileceği çok fazla şey var. Ve öğreniyor da Behzad.

Filmde Behzad’ın yanında ekip arkadaşları var ama biz bunların yüzünü hiç görmüyoruz. Ölümü beklenen yaşlı kadının da asla yüzünü görmüyoruz ve başka başka önemli kişilerin de yüzünü görmüyoruz. Zaten film, görünmeyenler üzerine çekilmiş bir film olarak da adlandırılır sinema tarihinde.

İşte Behzad ve arkadaşları köye bir arabanın içinde giriş yaparlar. Kamera arabanın dışındadır. Biz arabayı dışarıdan izliyoruz. Yaklaşık birkaç dakika kendi aralarında ettikleri sohbeti dinledikten sonra köye giriş yapacakları alana gelirler. Burada onları küçük bir çocuk karşılar. Bu çocuk Behzad’ın rehberidir. Behzad’a köyü, köydeki insanları, ölmek üzere olan kadını anlatır sürekli. İzlerken şunu anlayacağız ki bazen bizlere en iyi rehberliği minik insanlar yapar ve kaçtığımız doğruları onlar bize anlatır.

Behzad köye giriş yaptığı andan itibaren onu ve arkadaşlarını en iyi şekilde ağırlarlar. Farzad ismindeki minik rehber de onların en iyi şekilde ağırlanması için elinden geleni yapıyor. Hatta çocuğun çok önem verdiği sınavları olmasına rağmen hiçbir şekilde yarı yolda bırakmıyor, aksine daha çok ehemmiyet gösteriyor. Köyün diğer fertleri de gerek yemek gerek çay olsun her türlü desteği veriyorlar. Bu aslında İran gibi doğu toplumlarında her zaman gördüğümüz yaşamın güzel tarafı. Ne olursa olsun, misafir başımızın tacı metaforu.

Farzad sürekli olarak Behzad’a çocuk aklıyla ve masumiyetiyle sorular sorar. Bu sorular sadece Farzad’ın değil, Behzad’ın da hayatın farklı noktalarına olan bakış açısını revize etmesini sağlar. Çocuk olabilir ama bu, ondan bir şeyler öğreneceğimiz gerçeğini değiştirmez. Zaten öğrenmek dediğimiz olay da tam olarak bu. Hesapçı ve çıkarcı dünyasına bir ayna tutar minik Farzad. Bu ayna, Behzad’ın kendi derin dünyasına ve modern dünya düzenine en sert eleştiridir bence.

Behzad her telefonu çaldığında köyün tepesine çıkar. Mezarlıkların hemen yanındaki bu tepe çok derin bir metafor. O köyün içinde asla teknolojinin ve kirli dünya düzeninin en ufak bir emaresi yok. Teknolojiye ve kirli dünya düzenine ulaşmak ise bu köyde çok zor. Bu karakterimiz zoru başarıyor ve mezarlıkların olduğu tepeye gidip patronu ve ailesi ile iletişime geçiyor. Bu iletişim ise köydeki insanlarla kurduğu iletişime benzemez; buram buram samimiyetsizlik ve yapaylık kokar.

O tepenin mezarlıkta olması ise bence şunu bizlere anlatmak istiyor: “Teknoloji ve modern dünya düzeni acaba bir mezarlık yığını mı, yoksa insanı öğüten bir makine mi?” Bence her iki cevap da aşırı doğru.

Bu tepede bir de yerin altında iletişim hatları veya su için kazı yapan bir karakterimiz var. Adı Yusuf ve asla yüzünü görmeyiz. Belki yönetmen bu karakterin yüzünü göstermeyerek bizlere yerin altında çalışan ve her türlü zorluğu çeken emekçi insanın toplum tarafından ne kadar görünmez olduğunu anlatıyordur.

Bu Yusuf’un bir de Zeynep isminde nişanlısı var. Behzad da bu Zeynep’ten etkileniyor ve Yusuf’a süt almak için Zeynep’e nasıl ulaşacağını soruyor. Daha sonra ise Zeynep’in sağdığı sütü alıyor. Süt sağma sahnesi ise filmin en güzel ve özel sahnesi. Zeynep de yine filmin yüzünü görmediğimiz karakterlerinden.

Ahırda süt sağarken Behzad, Zeynep’e Fürüğ Ferruhzad’ın Rüzgar Bizi Sürükleyecek şiirini okuyor. Bu şiiri karanlıkta okur ve bu karanlık, Behzad’ın bilinçaltına, bilinmezlerine yaptığı derin bir yolculuğu simgeler aslında. Özünde bu sahne bana Platon’un Mağara Alegorisi’ni hatırlattı. Dışarıdan, yani sahte dünyadan gelen karakterimizin bu ilkel ve loş mekâna girerek kendisini tanımasını ve bu loş karanlıkta insana dair şeyler görme tecrübesini yaşadığını görüyoruz.

Hatta ışığı kızın yüzüne tutar ve kız rahatsız olunca tekrar kapatır. Yani tek ışık kaynağı, bir delikten sızan ufak bir ışık huzmesidir. Bu ahırda her türlü yapay oluşum reddedilmiştir aslında. Hatta Zeynep’in yüzü de bence bu yapay güzellik algısı çerçevesinde değerlendirme yanılgısına düşmememiz için gösterilmiyor olabilir. Sonuçta günümüzdeki güzellik algısı da insana ve insanın özüne çok aykırı bir noktada.

Zeynep ve Yusuf belki çok güzel bir aşk yaşıyorlar ve yönetmen bu ikilinin yaşadığı aşkı da daha felsefi bir noktaya taşıyor. Günümüzün çarpık ve kirli ilişki düzenine yıllar öncesinden yapılan sert bir eleştiri olarak da okunabilir bu ilişki.

İşte Behzad’ın karanlıkta Zeynep’e okuduğu şiir:

Benim küçük gecemde
Rüzgar ağaçların yaprağına son kez süre tanıyor
Benim küçük gecemde viran olmanın korkusu var

Kulak ver
Karanlığın esintisini duyuyor musun?
Ben garipçe şu talihime bakıyorum, ümitsizliğe alıştım

Kulak ver
Karanlığın esintisini duyuyor musun?
Gecede, şu an bir şey geçiyor
Ay kızıl ve karmaşık
Ve her an düşme korkusu yaşanan bu damda
Bulutlar yaslı kalabalıklar gibi
Sanki yağmurun yağacağı anı bekliyor

Bir tek an
Ondan sonra hiç
Bu pencerenin arkasında gece titriyor
Ve yeryüzü
Geri kalıyor dönüşünden
Bu pencerenin arkasında bir bilinmeyen
Beni ve seni bekliyor
Ey baştan ayağa yeşil olan sen
Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak
Ve dudaklarını, sıcak bir his gibi senden benim aşık dudaklarımın okşayışlarına teslim et
Rüzgar bizi kendisiyle götürecek
Rüzgar bizi kendisiyle götürecek

Bu şiiri okurken Zeynep hiçbir şekilde karşılık vermez. Daha sonra bu şiiri yazanın bir kadın olduğunu öğrenince bir bağ kurmaya başlar şiirin yazarıyla. Büyük ihtimalle şiirde anlatılanları anlamadı ama sabırla dinledi. Sonra da bu şiiri yazanın kaç yıl okuduğunu sordu.

Derin bir aşkı anlatan şiiri neden Zeynep’e okudu Behzad diye soracak olursanız şu cevabı veririm: “Belki de içinde sürekli bitmek bilmeyen anlam arayışına karanlık da eklenince bu çıkmaza entel kimliğiyle anlam katmak istemiş olabilir.” Tabii bu anlam katma çabası anlaşılabilir fakat Zeynep nişanlıdır ve yaptığı şey hiç doğru değil. Biz Behzad’ın ne hissederek ve düşünerek bu şiiri okuduğunu bilmiyoruz ama sahne bu bilinmezlikle çok daha sanatsal bir yapıya bürünmüş diyebiliriz.

Gelgelelim çilek sahnesine. Behzad’ın ekibindeki diğer kişiler köyün tadını çıkarırken bizim Behzad köydeki güzellikleri asla görmez ve sadece yaşlı kadının ölümünü bekler. Çilek yiyen arkadaşları aslında ona bir mesaj verir ama o bu mesajı görmez. Bir hedef uğruna köye gelmiş olabilirsin ama o hedef hayatın güzel tarafını yok etmemeli. Ama bizim karakterimiz güzel tarafı yok sayarak ilerliyor.

Elmanın ve kemiğin sürükleniş sahnesi var filmde. Bu sahne hayatın her şeye rağmen ve her türlü başarısızlığa rağmen aktığını simgeliyor. O elma ilk sürüklenmeye başladığındaki hâli ile arasında çok fark var. Artık yolda birtakım izler aldı ve bu izler onun ilerlediği yolu anlamlı yaptı. Belki elma yolu seçemedi ama yoldaki her şeye vereceği tepkiyi ve yaşadıklarının nasıl bir zeminde anlamlandıracağını kendisi seçebilir. İşte bizler de aslında birer elmayız. Sadece olmadığımızı iddia ederiz ama hepimiz birer elmayız Kiyarüstemi sinemasında.

Filmde birkaç sahne aşırı ilgimi çekti. İlk sahne, misafirlerin kaldığı evdeki hamile kadın. Bu kadın bir gün öncesinde karnında bebek varken, bir gün sonrasında bu bebeği doğurup elbiselerini asmaya çalışıyor. Elbiselerini asarken ise sırtında yeni doğurduğu bebeği var. Behzad çok şaşırıyor ve anlayamıyor. İşte günümüz toplumunun da Behzad’dan bir farkı yok. Kadın kavramına önyargı günümüzde de devam ediyor; oysa kadınlar tarihin her döneminde güçlü resmedilmelidir.

Bir diğer sahne ise ayağı sakat bir öğretmenle Behzad arasında geçen bir konuşma. Bu konuşmada öğretmen bu ağıt ritüelinin çok saçma olduğunu söylüyor. Hatta annesinin, babası işsiz kalmasın diye patronuna ait bir ölümde yüzünü tırnaklarıyla çizdiğini ve izlerinin hâlâ kaldığını söylüyor.

Bu ağıt ritüeline yapılan eleştiri aslında toplumda kabul görmüş birçok ritüel için de söylenebilir. Halkın ve yaşlı kesimin benimsediği her şey doğru olmak zorunda değil; hatta bazen çok büyük yanlışlar da içerebilir. Bu yüzden ritüeller ve toplumda benimsenmiş her türlü olgu eleştirilebilmeli. Ki bu eleştirilerin sonunda ise gereken yapılmalı; aksi takdirde yıllar boyunca miras olarak yeni nesile sadece yanlışlar aktarılır.

Filmde Yusuf kazdığı çukurun içinde kalınca Behzad, köydeki diğer insanlara haber verir. Hatta Yusuf’un hastaneye yetişmesi için arabasını bile verir. Bu arabayı verişi de aslında değişimin en büyük göstergelerinden birisidir. Daha sonra oraya motoruyla ilk müdahaleyi yapmaya gelen motorlu bir yaşlı doktorla tanışırlar. Behzad, yaşlı kadının mevcut durumu hakkında daha detaylı bilgi almak için doktora, yaşlı kadının evine gitmeyi teklif eder. Birlikte motorla yaşlı kadının evine giderken çok felsefi tartışmalar yaşarlar. Behzad, yaşlı adama ihtiyarlığın çok berbat bir durum olduğunu söyler. Yaşlı adam ise yaşlılıktan daha berbat bir şeyin olduğunu, onun da ölüm olduğunu söyler. Bu sahne, kamera açısı ve İran bozkırının eşsiz manzarasıyla çok daha derin bir sahne olmuştur. İşte Behzad ile yaşlı doktor arasında geçen inanılmaz tirad:

Behzad: “Doktor, peki ya öteki dünya? O dünya hakkında ne düşünüyorsunuz? İyi bir dünya mı?”

Doktor: “O dünya hakkında ne mi düşünüyorum? Kimse oradan geri gelmedi ki bize iyi mi yoksa kötü mü olduğunu söylesin. Bak, sana ne diyeceğim…”

(Doktor motosikleti durdurur, etraflarındaki muhteşem doğayı ve altın sarısı buğday tarlalarını göstererek Hayyam’dan (Ömer Hayyam) ilhamla konuşmaya başlar.)

Doktor: “Herkes öteki dünyanın burasından daha güzel olduğunu söyler. Ama bence burası daha güzel. Şair ne diyor, biliyor musun?

‘Derler ki öteki dünyada huriler olacak, Orada şarap akan nehirler, bal ve süt olacak. Sen yine de bu dünyadaki şarabı ve sevgiliyi seç, Çünkü veresiye vaatlerden daha iyidir peşin alınan.’

Ölüm en kötüsüdür evlat. Ölüm kapıyı çaldığında her şey biter. Gözlerini bir kez kapattığında, bu dünyadaki güzelliklerden mahrum kalırsın. Bu tarlalardan, bu gökyüzünden, bu doğadan daha güzel ne olabilir öteki dünyada? Peşin olanı bırakıp veresiye olanın peşinden koşma.” 

Bu film özünde insanı anlatıyor. Ama bu anlatının özünde alışılmış yollar yok. İnsanı insana anlatmak çok zordur. Ama bu zorluğu gidermenin yolunu bulmuş Kiyarüstemi. Dediğim gibi, alışılmış yolların dışına çıkmak.

Mesela filmde asla süslü ve büyük prodüksiyon gerektiren bir sahne yok. Sadece yaşam ve hayat var. Ve bu hayat seçilmiş özel bir gün değil, sıradan bir gün. Yani hayatın herhangi bir gününde bile insana dair ne çok şeyin var olduğunu anlamak da filme olan hayranlığımızı bir kat daha arttırıyor.

Film aslında bir dönüşüm hikâyesini de anlatıyor. Filmin başındaki Behzad ile köyü terk eden kişi arasında çok fark var. Artık hayatın daha farkında olan ve çok daha farklı bir bakış açısına sahip birisi var. Zaten o son sahnede tepedeki mezarlıkta Yusuf’un verdiği insan bacağına ait kemiği nehre fırlatması, yaşadığı eşsiz değişimin en önemli göstergesi.

Köye bir kadının ölümünün ardından yapılan ağıt ritüelini çekmeye gelen Behzad, kendisi ve hayat ile ilgili kuvvetli bir aydınlanma yaşayarak köyden ayrıldı.

“HAYAT SANDIĞIMIZ KADAR UZAKLARDA OLMAYABİLİR. HATTA BAZEN KÜÇÜK BİR KÖYDE DAHİ HAYATIN TÜM NÜANSLARINI GÖREBİLİRSİNİZ.”

Yazıyı Paylaş:

Düşünceler

Yorumlar yükleniyor...

Okumaya Devam Et

7 Nisan 2026

Anlaşılmamak

Gerçekte ne istediğimizi bilmeden başkalarının hayatını sahiplenmek ve mutlak yalnızlığın içinde kendimizi yeniden diriltmek üzerine varoluşsal bir deneme.

11 Mayıs 2026

En Güzel Pastam: Yalnızlıktan Yaşama Dönüş

En güzel günümüzü hala yaşamamış olabiliriz.

10 Nisan 2026

Güvercinler De Ağlar Mı?

Bir sabah vakti gelen amansız bir mektubun ardından, bir kız çocuğunun babasına, ölüme ve dünyanın adaletine dair sessiz çığlığı.