SERÇELERİN ŞARKISI
“Kuyu çok derin ve karanlık olabilir… Ama dipte bizi bekleyen balıklar var.”
Yönetmenliğini Mecid Mecidi’nin yaptığı film, İran sinemasının en özel filmlerinden birisidir. Film, Kerim ismindeki başkarakterin geçirdiği dönüşümü çok estetik bir şekilde anlatır. Haydi başlayalım filmi incelemeye.
Kerim, bir deve kuşu çiftliğinde bakıcı olarak çalışır. İşine çok sadık bir adamdır. Deve kuşları ile de arası iyi olan Kerim, onlarla âdeta karşısında bir insan varmış gibi konuşur. Hayvanlarla bir bağ kurmuştur. Diğer arkadaşları hayvanlara sert davranınca onları uyarır ve daha nazik olmalarını söyler. Bu kadar naif bir kalbe sahiptir. Çok zengin bir hayatları olmamasına rağmen, getirdiği deve kuşu yumurtası ile yaptıkları menemenden, kendileri yemeden önce komşularına göndertir. Çocukları ile de arası iyidir. Yani filmin ilk bölümünde bu kadar naif birisidir Kerim.
Deve kuşu çiftliğinde çok talihsiz bir olay gelir başına. Kendisinin ihmali sonucu bir deve kuşu kaçar. Bu deve kuşunun Kerim yüzünden kaçtığını duyan patron ise Kerim’in işine son verir. Bu kadar derin bağlarla bağlandığı bu hayvan onu ekmeğinden etmiştir. Kerim ise çok üzüntülü bir şekilde evin yolunu tutar. İşine son verilen Kerim’in, bir de kızı Haniye’nin işitme cihazı; başta oğlu olmak üzere diğer çocukların balık yetiştirme umudu ile temizlediği pis su deposuna düşmüştür. Kerim su deposuna girip kızının işitme cihazını bulur ama cihaz artık çalışamaz hâldedir. Kızının bu durumunu çözmek için Tahran’a giden Kerim, orada şans eseri bir vatandaşın gelip motoruna binmesi ve kendisini gitmek istediği yere götürmesini istemesi üzerine, istemeden de olsa motor taksiciliğine başlamıştır. İstemeyerek başladığı bu işte iyi para olduğunu gören Kerim, daha sonra bu işe devam etmiştir. Burası tam anlamıyla bir milat noktasıdır aslında, çünkü Kerim bu andan itibaren bambaşka biri olma yolunda emin adımlarla ilerleyecektir.
Kerim’in Hüseyin adında bir oğlu vardır. Bu çocuk çok hayalperest ve hassas bir çocuktur. Birkaç arkadaşı ile birlikte, terk edilmiş su deposunda kırmızı balık yetiştirmek istemektedir. Bu su deposu o kadar kirli ve mikropludur ki insan başta anlam veremez bu minik insanların hayaline. Ama filmin ilerleyen bölümlerinde o kadar çok çalışırlar ki su deposunu temizlerler. O kadar pisliğin içinde bir yaşam alanı oluşturmuştur bu çocuklar. Aslında şu mesajı da vermek istiyor olabilir yönetmen: “Bütün karanlık, en ufak bir yaşam belirtisi olmayan, pis ve umutsuz yerlerde bile minik yüreklerin sorgusuz sualsiz inanışları bir yaşam belirtisidir.”
Tahran’a her gün taksicilik yapmaya giden Kerim, bir beyaz eşya taşıma işine girer. Onunla birlikte birkaç motor taksicisi daha vardır. Kerim ise henüz acemi olduğu için işe biraz yabancıdır. Bir sürü hâlinde beyaz eşyaları taşıyan ekipten geride kalan ve daha sonra ekibi tamamen kaybeden Kerim, evine gider. Motoru ve üzerindeki beyaz eşyasıyla eve gelen Kerim, çocuklarına yalan söyler. Daha sonra ise vicdanı ile derin bir savaş veren Kerim, beyaz eşyayı sahibine götürür. Henüz kirlenmemiş ve hatta iyi bir şey yapmış gibi görünse de bu olay ile birlikte Kerim dönüşüm fitilini ateşlemiştir. Sonuçta adama beyaz eşyasını geri götürdü ama onun öncesinde evine getirdi. Yani evine getirmesi bile yanlıştı.
Tahran’ın boğucu atmosferi içinde çalışan Kerim için metaforik olarak değişim, bir ev taşımasına yardım ettiği sırada yırtılan gömleğinin yerine, evini taşıdığı adamın verdiği gömleği giymesi ile başlar. Artık o andan itibaren eski saf ve temiz adam gitti, onun yerine dünyanın mallarına tapma noktasına gelecek olan o adam geldi. Bu dönüşüm bizlere içten içe şu soruyu sordurtuyor: “Uygun koşullar oluşursa doğruluk, dürüstlük ve temiz niyet sahibi insanlar değişebilir mi?”
Bu yeni gömleği ile yeni bir adam olma yoluna giren Kerim, bir inşaatın önünde yolcusunu bıraktıktan sonra, orada bulunan eskileri alıp alamayacağını oradaki bir yetkiliye sorar. Yetkili de alabileceğini söyleyince Kerim hemen motoruna yükler bu eskileri. Burası da başka bir milat noktasıdır. Bu andan itibaren Kerim, Tahran’da eski ve çöp olan her şeyi evinin bahçesine getirir. Hatta o kadar ileri gider ki bahçenin köşesi resmen bir çöp yığınına döner. Bahçesini mahveden Kerim’e ailesi bile anlam veremez. Resmen Tahran’ın bütün çöplerini evine getirir. Bu getirdiği eşyalar arasından mavi bir kapıyı eşi komşusuna verir. Kerim ise kendisine sorulmadan yapılan bu eyleme karşı o komşusunun evine gider, kapısını alır ve tekrar evine getirir. Bu getirme sürecini ise öyle bir kamera açısı ile çekerler ki sanki Kerim bir karınca ve sırtında yiyeceği varmış gibi görünür. Ama bizim karınca (Kerim) biraz açgözlü sanki.
Kerim, bahçesinde inşa ettiği bu çöp yığınını düzenlemeye kalkarken bütün eski eşyalar ve çöpler üstüne yığıldı. Bunların altında kalan Kerim âdeta ölümden döndü. Kendi elleriyle inşa ettiği bu bina üzerine yıkılmıştı. Ayağı falan sargıya alınan Kerim, resmen yatağa bağlı hâle gelmişti. Hareket bile etmekte zorlanıyordu. Kendisinin bu yatağa bağlı hâle gelmesi aslında ona ceza değil, bir arınma (katarsis) olmuştu. O yatağa bağlı hâle geldikten sonra çocuklar ve kadınlar, Kerim’in oluşturduğu o çöplüğü temizledi ve yerine yeni bitkiler ekerek yeşillendirdi. Şu mesajı da veriyordu bu bahçenin dönüşümü: “Kadınların ve çocukların elinin değdiği her yer, kısa süre içinde ya eski hâline döner ya da daha iyi bir hâle gelir.”
Kerim ise bu süreçte etrafında olanları şaşkınlıkla izler. Her geçen gün yaraları iyileşen Kerim, sadece bedensel olarak değil aynı zamanda içsel olarak da bir iyileşme sürecindeydi. Şehir hayatı onu özünden uzaklaştırdı. Bu uzaklaşma ise ona pahalıya patladı. Ama günün sonunda ne kadar yanlış yaptığını kabullenip eski hâline döndü. İnsan izlerken bir tuhaf oluyor bu dönüşümler silsilesini; çünkü bir insanın bu kadar kolay değişebilmesi insanı korkutuyor.
Filmde hoşuma giden bir sahne vardı. Bu sahnede Kerim’in kızı Haniye, babasının yatağa bağlı olmasına çok üzülüyordu. Babası ise kızına işitme cihazı alamadığı için üzülüyordu. Kızına bir işitme testi yapan Kerim, kızının babasını üzmemek için duyuyormuş taklidi yapmasını görünce âdeta şaşkına döner. İşte o sahne ile anlıyoruz ki bazı çocuklar, çocuk değiller.
Filmin son sahnelerinde ise su deposunu temizleyen çocuklar kırmızı balık almaya giderler. Balıkları alırlar ve kısa süre sonra Hüseyin, balıkların olduğu kabın su sızdırdığını anlar. Hemen arkadaşları ile birlikte, babası Kerim’in akrabasının arabasındaki çiçek saksılarını aşağıya atarlar. Balıkların olduğu kısma gelince artık saksıları atmazlar ve balıkların olduğu kabı dışarı taşırlar. Tam taşıma sırasında ise tüm balıklar yere dökülür. O an hem biz seyirciler hem de Hüseyin ve arkadaşları âdeta yıkılır. O kadar emek verdikleri amaca tam ulaşmışken başlarına gelen bu talihsizlik onlar için çok yıkıcıydı. Bir sürü balığı orada akmakta olan su birikintisine sürükleyerek onların canını kurtarmaya çalışan bu minik insanlar, bizlere mesaj vermeye devam ediyordu. Daha sonra o kadar balığın içinden sadece bir balığı su deposuna ulaştırabilirler ve o balığı depoya attıkları anda buruk da olsa bir sevinç yaşarlar. O kadar emek verip temizledikleri su deposu sadece bir kırmızı balık içinmiş.
Hayatın insana sunduğu her seçenek, beraberinde birtakım fedakârlıkları da bünyesinde barındırır. Kerim, karşısına çıkan bu seçeneği sorgulamadan kabul etti ve o eski naif adama veda etti. Bu veda ise fedakârlığın nelerden yapılmaması gerektiğini de biz insanlara çok açık bir şekilde anlatıyor bence. İnsan kendi kimliği ve kişiliğinden asla fedakârlık yapmamalı. Eğer yaparsa, bugüne kadar inşa ettiği pek çok şeye de veda etmek zorunda kalır. Bu vedanın ne kadar sancılı olduğunu Kerim bize en iyi şekilde anlattı bence. Tabii sonradan yaşadığı elim olaydan sonra eski kimliğine geri döndü Kerim, ama bizler Kerim kadar şanslı olmayabiliriz.
Son olarak ise filmin adını inceleyelim. Serçeler çok narin ve naif kuşlardır. Her ne kadar Kerim geçimini devasa olan deve kuşu ile sağlasa da, serçeler Kerim için hayatı ve Kerim’in içindeki o güzel bahçeyi simgeler. Deve kuşu hırsı ve bitmek bilmeyen koşuşturmayı simgelerken; serçe ise mütevazılığı ve sadeliği simgeler. Filmin adının Deve Kuşunun Şarkısı değil de Serçelerin Şarkısı olması da serçelere duyulan hayranlıktandır.
“Dünya malı bedende bir yüktür. Ruh ise o yükün altında ezilen bir kuştur.” — Mevlâna
Düşünceler
Yorumlar yükleniyor...