• Aramaya başlamak için bir şeyler yazın...
SESSİZLİK, ÇARESİZLİK VE KABULLENİŞ
Deneme • 28 Haziran 2026 5 DK OKUMA

SESSİZLİK, ÇARESİZLİK VE KABULLENİŞ

SESSİZLİK, ÇARESİZLİK VE KABULLENİŞ

Bazı ağaçlar vardır ve bu ağaçlar her yerde yaşayamaz; yaşaması için çeşitli şartların bir arada olması gerekir. Eğer bu şartlar bir araya gelmezse hiçbir şekilde yaşayamaz ve sonunda ölür gider bu ağaç. Bazı insanlar da tıpkı bu ağaçlar gibidir ve her yerde kök salamaz, yaşama devam etmesi için pek çok parametrenin sağlanması gerekir. Şimdi bu insanları inceleyelim.

Toplumların ve milletlerin çeşitli kabul görmüş kuralları ve yaşam biçimleri vardır. Bu kuralları ve yaşam biçimlerini benimseyen insanların kolay bir şekilde toplumsal düzene ve hayata adapte olduklarını görüyoruz. Ama hayatla her zaman çelişen, sürekli kabulleri dışlayan, doğrunun henüz keşfedilmemiş olduğuna inanan insanlar da var. Tabii bu insanlar o kadar azınlık ki tahmin bile edemezsiniz. Bu azınlık olma durumu, onların içinde bulunduğu durumu daha da karmaşık ve anlaşılması zor bir zemine oturtuyor. Zaman geçtikçe bu anlaşılamama durumunu içselleştiren aykırı insanımız, sessizliğe bürünüp çaresiz bir kabullenişe bırakıyor kendisini. Bu kabulleniş, sandığımız kadar huzurlu ve kabul edilebilir bir kabulleniş değil. Bir mecburiyetin tezahürü diyebiliriz aslında.

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında bu aykırı insan tiplemesini görebiliriz aslında. Türk edebiyatının ilk modernist romanlarından olan bu eserde aydın kesimin topluma, kendisine ve ideallerine olan yabancılaşması alışılmışın dışında bir üslupla anlatılır. Bir intiharın izini süren ve bu izi sürerken kendi gerçekliği ile yüzleşen bir karakterin etrafında şekillenen bu roman, tutunamayan ve hayatı istediği gibi yaşayamayan insanın trajedisine ayna tutar.

Bir diğer eser ise Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt eseridir. Bu eser, aykırı olmaya ve aykırı bir yaşam sürmeye felsefi bir olumlama getirir. Nietzsche’ye göre bu aykırılık sadece bir uyumsuzluk değil, aynı zamanda çaresiz bir hakikat arayışıdır. Yüksekte olanın maruz kaldığı rüzgâr da sert olur, diyor aslında bu eserinde Nietzsche. Yani bizlerin ve toplumun uyumsuz olarak nitelendirdiği insanı, diğer insanlardan yukarıda bir yerlerde konumlandırıyor. Zaten Nietzsche’nin en önemli felsefi görüşlerinden olan Üst İnsan (Übermensch) kavramı da demek istediklerimizi çok net yansıtıyor. Temel olarak anlatacak olursak Üst İnsan, tam olarak da bizim bahsettiğimiz insan tipi bence. Yani uyumsuz, aykırı, toplumun kabullendiği birçok şeye savaş açan, doğrunun çoğunluğun değil doğru zihinlerin bir ürünü olduğunu savunan birisidir.

Sinema sanatında da bu aykırı insanı görmek mümkün. Çok uzaklara gitmemize gerek yok, mesela Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filminde bu yabancılaşma temasını çok derin bir şekilde görüyoruz. Aydın ismindeki başkarakterimizin her şeyi bırakıp aileden kalma bir otele gelip burada hayatına devam etmesi ve tüm şehir unsurlarını reddetmesi, aykırı insan tiplemesine aşırı uygun. Bir diğer Nuri Bilge filmi olan Ahlat Ağacı’nda da aynı tür bir yabancılaşma yaşayan Sinan adında genç bir karakterimiz var. Üniversiteden mezun olduktan sonra boşluğa düşen ve bir kitap bastırmak isteyen, günümüz gençlerinden keskin bir şekilde ayrılan birisidir. Sinan karakteri de aykırı insan tiplemesine aşırı uygun.

Gördüğünüz gibi sanatın farklı dallarında da bu yabancılaşma ve aykırı olma durumu geniş geniş incelenmiş. Sanatın bu denli farklı bir durumu, böylesine anlaşılır bir şekilde anlatması da sanata olan ilgimizi artırmalı bence. Zaten sanatın doğuşunu incelediğimizde insanın kendisini ve inandığı doğruları anlatma ihtiyacı gözümüze çarpıyor.

“Bu tip insanların hayatlarına devam etmesi için ne yapması gerekiyor?” diye bir soru yönlendirsem size, nasıl bir cevap verirsiniz? Rol mü yapmalılar, yoksa dışlansalar da hayatlarına devam mı etmeliler? Benim cevabım şu olur: “İnsan ne olursa olsun bence rol yapmamalı, çünkü en yanlış şey olmadığın birisi gibi yaşamak. Yanlış deseler de insan kendi doğrusunu yaşadıktan sonra bir problem olmayacaktır.”

Aykırı insan tiplememizin çoğunlukla aşamadığı bir de derin bir depresyon süreci vardır. Bu süreç özünde, anlaşılamamanın ve yabancılaşmanın getirmiş olduğu üzüntü, mutsuzluk ve keder üçlüsünün sonucudur. İnsan en çok ait hissedemediği yerlerde depresyona girer, bu yüzden aslında aykırı insan dediğimiz insanlar bitmek bilmeyecek bir depresyonun pençesindedir diyebiliriz. Tabii zamanla alışmak zorundalar bu depresyona; çünkü ya o depresyon ile yaşamaya alışmalılar ya da olmadıkları birisi rolünü oynayarak koca bir hayatı bir yalan ile yaşarlar. Tabii diğer yalanlardan en büyük farkı da bu yalanı insanın kendisine söylemesi. Ortada bir yalan var ama yalanın muhatabı da çıkış noktası da aynı kişi.

Son olarak da bu aykırı insan dediğimiz insanların yaşam döngülerine bir göz atalım. Bu insanların diğer insanlar gibi olamadıkları ve olamayacakları gerçeğini öğrenmeleri, daha doğrusu fark etmeleri, onları tarifsiz bir sessizliğin esiri yapar. Bu sessizliğin derinlerine inersek ise, bu durumu olup biteni anlamlandırma çabasının getirmiş olduğu bir durgunluk hâli olarak da yorumlayabiliriz. Bu sessizlik sürecinin devamında ise aykırı insanı en yıkıcı ve en üzüntü verici çaresizlik kısmı bekliyor. “Neden en üzüntü verici kısmı dedim?” diye soracak olursanız, çünkü herhangi bir duruma karşı eylemsiz kalmak tarifi yapılamayacak kadar ağır bir durumdur. Bu çaresizlik süreci o kadar çetrefilli ve yıpratıcıdır ki insan kendisini ıssız bir çölde gibi hisseder. Susuzluktan ölmeyi bekler resmen. Tabii sadece bekler, çünkü ölmeyince insan mecburen kabulleniş evresinde bulur kendini. Bu kabulleniş pek çok açıdan okunabilir ama bence en sarsıcı kabulleniş, bir şeyleri değiştiremeyeceğini kabullenmesi durumu olabilir. Sanki en tepede her şeyin değiştirilmesini yasaklayan bir güç varmış ve bu güç sadece kabullenmemizi bekliyor gibi.

Tüm bu dediklerimin ışığında, insanın var olan ve kabullenme ile sonlanan bu durumun bir sonucu olarak yaşamına son vermesi de işin en trajik kısımlarından birisidir. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanındaki karakter gibi. Yabancılaşma ve ayak uyduramama sorununu her ne kadar kabullense de bu kabullenmenin, yaşamına devam etmesini sağlayacak yaşamsal dürtüyü sağlamıyor olması insanı böyle üzücü bir sona itebilir. Tabii bu sonun, inanan insanlar nezdinde dinî olarak ya da inanmayan insanlar için farklı zeminlerde bir açıklaması illaki yapılır; ama hiçbir açıklama bu sonu anlamamıza ya da anlamlandırmamıza katkı sağlamaz. Yani bir ölüm var ama katil insanın kendisi, yani insan kendi hükmünü kendisi vermiş. Yargıç da yargılanan da aynı kişi. Peki bu ölümden dolayı sizce birileri suçlanmalı mı? Bence birisini suçlayacak kadar alelade bir ölüm değil bu. Yani işin özünde var olamayan birisinin varlığına son vermesi var ve bu son, üzerine binlerce kitap yazılacak kadar zor bir konu.

Yazımı bitirirken şunu söyleyeyim: “İNSAN, O KADAR DERİN KUYULARA SAHİP BİR CANLI Kİ BU KUYULARIN DERİNLİKLERİNDE HER ZAMAN FARKLI VE ÜZERİNE YILLARCA TARTIŞILACAK ŞEYLER VARDIR. TABİİ BİZLER NE KADAR BU KUYULARIN DERİNLİKLERİNİ MERAK EDİYORUZ, ORASI MEÇHUL.”

Oğuz Atay Anısına…

Yazıyı Paylaş:

Düşünceler

Yorumlar yükleniyor...

Okumaya Devam Et

8 Ağustos 2026

A SEPARATION

Ünlü İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin Oscar alan A Separation filmini inceleyeceğiz. Filmde İran’ın en iyi aktörlerinden olan Peyman Moadi rol alıyor. Aile ilişkileri, aşk, baba, yoksulluk, çaresizlik, yalan, bencillik gibi birçok kavramı ele alan film İran sinemasının en önemli filmlerindendir.

3 Ağustos 2026

AHLAT AĞACI : KABULLENİŞ

Sinan üniversite mezunu ve kitap bastırmak isteyen genç bir delikanlıdır. Sinan'ın ailesi ve taşra ile olan derinlikli ilişkisi ele alınıyor. İnsana dair pek çok şey barındıran bu film Türk sinemasının en önemli yapımları arasında yer alıyor.

7 Nisan 2026

Anlaşılmamak

Gerçekte ne istediğimizi bilmeden başkalarının hayatını sahiplenmek ve mutlak yalnızlığın içinde kendimizi yeniden diriltmek üzerine varoluşsal bir deneme.