• Aramaya başlamak için bir şeyler yazın...
UZAK: YABANCILAŞMAK ÜZERİNE
Sinema • 14 Mayıs 2026 6 DK OKUMA

UZAK: YABANCILAŞMAK ÜZERİNE

UZAK

Nuri Bilge Ceylan’ın en beğendiğim filmlerinden olan Uzak filmini inceleyeceğiz bugün. Film 2002 yapımı bir film ve bugün 2026 yılında olmamıza rağmen yabancılaşma üzerine daha iyi bir film yapılmadı. Film aynı zamanda 2003 Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül’ü kazanmıştır. Şimdi gelin hep beraber bu nadide filmi ilmek ilmek inceleyelim:

Başlamadan önce şu soruyu sizlere sormak istiyorum: “Bu hayattaki en büyük acı nedir?” Bu sorunun cevabını yazımın sonuna doğru vereceğim. Şimdilik siz bu sorunun cevabını düşünün.

Filmde iki ana karakterimiz var: Mahmut ve Yusuf. Mahmut orta yaşlı denilebilecek bir yaşta ve fotoğrafçılık işi yapıyor. Yusuf ise köyden şehre bir iş bulabilme ümidiyle gelmiş ve akrabası Mahmut’un evinde bir süreliğine misafir olarak kalıyor. Yusuf henüz genç, duygularını ilerilerde yaşayan, heyecanlı, hayattan umutlu birisi; en azından bir süreliğine. Mahmut ise geçmişte çok derin şeyler yaşamış bir entelektüel. Tabii film boyunca Mahmut’un ne yaşadığı hakkında çok bilgi sahibi olamıyoruz. Bu tercih yönetmen tarafından bilinçli bir tercih bence. Eğer geçmişini bilseydik belki de filmin asıl anlatmak istediği şeyi anlayamayabilirdik; çünkü bir olay ya da durumla herhangi bir bağ kurarsak filmin mesajını kaçırabiliriz.

Yusuf köyden geldiği ilk gün Mahmut evde değil. Misafirinin geleceğini unutmuş. Yusuf uzun bir süre Mahmut’un gelmesini bekler. Mahmut, burada geleceğini unutarak Yusuf’a büyük bir ayıp yapıyor. Yusuf’a ilk geldiği günden itibaren sürekli ne yapacağını söyleyerek onu yönetmeye çalışıyor Mahmut. Bu yönetme arzusu içten içe bir küçümseyişin dışavurumu bence. Mahmut’a göre Yusuf köyden gelen cahil bir insan. Ama işin özüne baktığımızda Mahmut da Yusuf ile aynı yollardan geçmiş. Yani o da İstanbul’a ilk geldiğinde bir köylü gençti sonuçta.

Yusuf’un gelmesi ile Mahmut alıştığı ve mecburen kabullenmek zorunda kaldığı yalnızlığını askıya alır. Çünkü artık evde onunla beraber birisi daha vardır ve bu kişi resmen Mahmut’a geçmişini hatırlatan birisidir. Aslında Mahmut’un yaşadığı depresyon çok ağır ve onarılamaz bir konumda. Derin farkındalığın getirdiği bu derin depresyon onu çok melankolik birisi yapmış. Bu melankolik adam Yusuf’un gelişi ile bir süreliğine birtakım şeylerle yüzleşmek zorunda kalacak. En büyük yüzleşmesi ise olmak istedikleri ile olanların arasındaki uçurumun karanlık dehlizi.

Filmin en temel teması yabancılaşmadır. Film, insanın bazen kendisine, sevdiklerine, ailesine, hayallerine ve en yakınında duran umuda olan yabancılaşmasını çok kırıcı bir şekilde anlatıyor. Bu yabancılaşma insanı bir süreden sonra tamiri mümkün olmayan durumlara sürükleyebilir.

İstanbul şehri bu filmde çok büyük bir metafor olarak kullanılıyor. Herkes bu şehre hayalleri için geliyor. Sanki bu şehir herkese hayallerini altın tepside gerçekleşmiş bir şekilde sunuyor. Ama bu işin böyle olmadığını herkese farklı dersler vererek anlatıyor İstanbul. Tabii bu derslerden sonra yukarıda bahsettiğim yabancılaşma süreci başlıyor. Bu süreç çok uzun oluyor genelde, belki de ölüme kadar…

Oldum olası sessizliğin sesten çok daha fazla şey anlattığını düşünürüm. Söylenmeyenler söylenenlerden çok daha etkilidir hayatta. Filmde de söylenmeyen şeylerin ne kadar önemli bir yerde olduğunu görüyoruz. Mesela Mahmut’un geçmişte neler yaşadığını falan asla dinlemiyoruz. Ya da Yusuf’un İstanbul’a gelme süreci falan hep söylenmeyen şeyler. İşte bu söylenmeyen her şey hayatımızın bir noktasında hep değerli oluyor. İnsan o kadar karmaşık ve köklü hislere sahip bir varlık ki ağzından çıkamayan her şey onun köklerini daha çok derinleştiriyor ve bu kökler bazen acıları, bazen bambaşka duyguları daha derinlere götürüyor. Götürdüğü yerde mutlak bir yalnızlık olduğu muhakkak.

Peki filmin ismi neden “Uzak” diye çok düşündüm ve şu sonuca vardım: İnsan her zaman uzakta ve ulaşılamayan olanla bağ kurar. Bu bağ insanı bazen hayatta tutan temel bir motivasyon kaynağı olabilirken bazen de en büyük acı kaynağı olabilir. Herkes, ama herkes uzaklarda çok daha güzel şeylerin kendisini beklediğini düşünür; oysaki uzaklarda çoğumuz için hayallerini kurduğumuz kadar güzel şeyler olmayabilir. Yusuf bunu İstanbul’a gelerek acı bir şekilde tecrübe etti. Filmin ismine yönelik olarak ikinci çıkarımım ise insanın kendisine olan uzaklığı. İnsan herkesin ve her şeyin uzağında pekâlâ yaşayabilir ama kendisinden uzakta çok uzun yaşayamaz. TABİİ NEFES FALAN ALIR AMA YAŞAYAMAZ İŞTE.

Filmde öyle bir sahne var ki, çok güzel bir sahne: Fare kapanı sahnesi. Evde bir tane fare var ve bu fare Mahmut’u çok rahatsız ediyor. Bu fareyi öldürmek için kapan hazırlamış. Burada da çok derin bir metafor olduğunu düşünüyorum. Mahmut’un içinde, bu evindeki yabancıya karşı büyük bir tahammülsüzlük var. Bu fareyi Yusuf olarak düşünebiliriz. Sonuçta Yusuf da bu fare gibi Mahmut’un hayatına girmiş ve konfor alanındaki yalnızlığını zedelemiştir. İçten içe Mahmut, Yusuf’tan kurtulmaya çalışıyor; çünkü yalnızlığa ve sessizliğe o kadar alışmış ki kimsenin bunu bozmasını istemiyor.

Mahmut’un bir tane eski eşi var. Arada onunla konuşuyor, belli ki hâlâ onu unutamamış. Bu unutamayış onu daha çok melankolik birisi yapıyor. Aslında Mahmut başarısız denilebilecek bir adam. Yani ilişkisi bitmiş, Tarkovski gibi filmler yapmak isterken bir anda kendini reklam fotoğrafçısı olarak bulmuş, bir zamanlar içten içe onu heyecanlandıran her şeye karşı ilgisini ileri derecede kaybetmiş. Bu başarısız adamın neden intihar etmediği sorusu hepimizin aklına gelir. Çünkü filmde inanılmaz mutsuz bir adam var. Bu mutsuzluğunu kendi aklında anlamlandırabileceği bir zemine de oturtamıyor. Sürekli olamadıkları, başaramadıkları ve elveda demek zorunda kaldığı şeylerin acısını yaşıyor. Yönetmen bize belki de istemeden şu mesajı veriyor: Hayat, her şeyimizi kaybetsek bile ukala bir çocuğun özgüveni gibi kuvvetli bir şekilde akmaya devam ediyor.

Yusuf karakterine tekrar dönecek olursak, ben Yusuf karakterini tek kelime ile anlatabilirim: “EĞRETİLİ”. Ait olamama ve ayak uyduramama işinde çok başarılı Yusuf. Ne köyde olabildi ne de şehirde, acaba Yusuf’un olabildiği bir yer var mı ya da olabileceği…

Yusuf’un da en az Mahmut kadar yalnız bir adam olduğunu söyleyebiliriz. Yusuf daha çok ilk aklımıza gelen yalnızlığı çekiyor. Yani hayatında insan sayısı az. Özellikle kızlara karşı bir yalnızlık çekiyor. Hayatında birisi olmasını istiyor. Hatta filmde bir kızla uzun uzun bakıştıktan sonra kafasında çok fazla kurup bu kızın onunla buluşmak istediğini düşünüyor. Sonra bu kızı takip ediyor. Ve anlıyor ki bu kız erkek arkadaşı ile buluşmaya gitmiş. O sahnede inanılmaz bir hüzün yaşıyor Yusuf ve bu hüznü bakışlarından çok iyi anlıyoruz. Zaten bu filmde karakterlerin çok şey anlatan bakışları var.

Şimdi gelgelelim yazımın başında sorduğum soruya. En büyük acı nedir diye sormuştum. Tabii bu sorunun cevabı herkesin mevcut yaşamı anlamlandırma kabiliyetine göre değişir ama bence bu sorunun çok fazla cevabı yok. Bence en büyük acı yapabilecekken yapamadıklarımız, yaşayabilecekken yaşayamadıklarımız, hissedebilecekken hissedemediklerimiz, görebilecekken göremediklerimiz, işitebilecekken işitemediklerimizdir. Mesela Mahmut başarabilecekken başaramadıklarının acısını çekiyor. Bu acı da öyle çok kolay geçmez ya da asla geçmemesi gereken bir acıdır bu.

Filmin içinde Mahmut saatini kaybeder ve Yusuf’u suçlar. Sonra saati bulur ama Yusuf’a söylemez bulduğunu, onu bu kötü duyguyla baş başa bırakır. Aslında böyle yaparak bir an önce Yusuf’tan kurtulmaya çalışıyor. Ve filmin sonunda başarıyor da ama bu başarı bizim bildiğimiz ya da Mahmut’un istediği başarı türü değil. Çünkü filmde Yusuf kalitesiz sayılabilecek bir sigara içiyor ve Yusuf evi terk ettiğinde bu paketi evde unutuyor. Mahmut ise bu küçümsediği sigaradan bir tane yakarak deniz kenarında uzakları izliyor. Yine yalnız kalmıştı Mahmut.

Son olarak şunları söyleyeyim, hayat çok değişik nüanslara sahip. Yani Mahmut entel sayılabilecek birisi ama mutlu değil. Yusuf genç ve Mahmut’a göre mutlu ama entel değil. Yani her zaman bir şeylerin UZAĞINDA kalacağız ve bu bize uzak olanın hüznü her zaman içimizde yer edecek. Hayat işte tam bu noktada hâlâ tüm inadıyla akmaya devam edecek… İnsanlar doğacak ve ölecek… Hayaller kurulacak ve yıkılacak… Kavgalar başlayıp bitecek… Aşklar yaşanıp aynı zamanda yuvalar yıkılacak… Yani hayat her nüansı bulunduran kocaman bir belirsizlik yumağı oluyor bu noktada. Bu belirsizlikler bizi mutsuz etse de hayatı hayat yapan noktalardır.

“İNSANIN EN BÜYÜK DÜŞMANI BAZEN KENDİ ISSIZLIĞI OLABİLİYOR.”

Yazıyı Paylaş:

Düşünceler

Yorumlar yükleniyor...

Okumaya Devam Et

7 Nisan 2026

Anlaşılmamak

Gerçekte ne istediğimizi bilmeden başkalarının hayatını sahiplenmek ve mutlak yalnızlığın içinde kendimizi yeniden diriltmek üzerine varoluşsal bir deneme.

11 Mayıs 2026

En Güzel Pastam: Yalnızlıktan Yaşama Dönüş

En güzel günümüzü hala yaşamamış olabiliriz.

10 Nisan 2026

Güvercinler De Ağlar Mı?

Bir sabah vakti gelen amansız bir mektubun ardından, bir kız çocuğunun babasına, ölüme ve dünyanın adaletine dair sessiz çığlığı.