VEYSEL
Bugün öğle yemeğini tarlada yemiştim ve çok da yemiştim; bu yüzden akşam bir şeyler yemeden odama çekildim. Odam dememe bakmayın siz, üç erkek kardeşin kaldığı bir hapis de denebilir. Diğer kardeşlerim henüz dışarıda arkadaşları ile oyun oynuyorlardı, ben ise odada tek başıma oturuyordum. Yalnızlığı genel olarak severim ancak bazı durumlarda katlanılacak gibi değil; işte bu gece de içim çok sıkılıyordu ve birilerinin varlığına ihtiyacım vardı. Kardeşlerimle aramda bir iki yaş var ama ben hiçbir zaman onlar gibi akşamlara kadar sokaklarda oyun oynamadım. Belki de bu yüzden içimde hâlâ akılalmaz bir enerji var.
Aklımdan böyle şeyler geçirirken bir anda annem odaya girdi; beni böyle düşünceli bir şekilde görünce neyim olduğunu sordu. Ben de tarlada biraz yorulduğumu, bu yüzden de dinlenmek istediğimi söyledim. Odadan çıkmadan önce annem beni başımdan öpüp öyle çıktı. Tekrar yalnız kaldıktan sonra uykumun geldiğini fark ettim. Genelde erkenden gelmeye başlayan bu uykulara karşı koyarak uyumama durumuna bugün ihtiyaç duymadım ve direkt uyumaya başladım.
Sabah uyandığımda güneş yeni doğmuştu; hemen başımın yanında duran ve güneşin çok belli olan sarı tonunun açık şekilde göründüğü bardaktan bir bardak su içmek için yavaşça doğrulmaya çalıştım. Ancak bir sorun olduğunu biraz geç fark ettim. Yine altıma kaçırmıştım. Annem bu durumdan çok şikâyetçi değil çünkü biliyor ki bu benim elimde olan bir şey değil. Hatta bu ıslatma mevzusu üzerine doktora bile gittik. Yataktan çıktım, doğruca elbise dolabına doğru yürüdüm ve yürürken kendimden iğrenerek söylendim. Dolabı açtığımda hiç yeni elbise yoktu; tahminime göre annem daha çamaşırları yıkayamamış. Hemen elbise dolabının olduğu yere eğildim ve öylece annemin gelmesini bekledim. Sanki annemin de içine doğmuş gibi on dakika sonra geldi. Beni böyle oturur bir vaziyette görünce derhal üzerimdekileri çıkarmamı söyledi.
İlk anda annemin ne dediğini çok anlamadım ama bir refleks gibi üzerimi indirmeye başladım. Bu durum, yani altımı ıslatma mevzusu, benim canımı çok sıkmaya başlamıştı. Sanırım annemin de canını sıkıyordur ama benim üzülmemi istemediği için belli etmemeye çalışıyordu. Üstüme kardeşlerimin elbiselerini giydikten sonra taze somun almak için evden çıktım. Karşı komşumuz Hayri abi beni görünce derhal elindeki işi bırakarak yanıma geldi. Ters ters bana bakarak içini çekti. İlk anlarda neden bana bu kadar kin beslediğini anlamaya çalıştım ve daha sonra Hayri abinin oğlu Mehmet’in dün akşam benim tarafımdan dövüldüğünü hatırlayınca her şeyi daha iyi anladım. Hayri abi bana bakarak biraz daha ayakta bekledikten sonra babamın evde olup olmadığını sordu. Ben de bilmediğimi ama evde olabilme ihtimalinin yüksek olduğunu söyledim. Hiçbir cevap verme gereksinimi duymadan gitti. Ben de biraz daha arkasından baktıktan sonra bakkala doğru yürümeye başladım.
Bakkala varmadan yolda Ömer’i gördüm; biraz yorgun ve tedirgin bir hâli olduğu apaçık belliydi. Sebebini merak ediyordum ama sormak ya da daha samimi olmak gerekirse dinlemek istemiyordum. Her şeye rağmen kendimi tuttum ve neyi olduğunu sormadım. Sadece geçiştirmek için tarlaya gelip gelmeyeceğini sordum. Gelmek istediğini ancak babası hastalandığı için ona bakması gerektiğini söyleyerek yanımdan uzaklaştı. Ömer benim okuldan arkadaşımdı ve ikimiz de ortaokul son sınıftık; ben Ömer’den daha başarılı olduğum için iyi bir lise kazanacağımı söylüyorlar ancak ben buna içten içe inanmıyordum. Neyse işte, Ömer ve okul konusunu hiç sevmediğim için başka konuya geçeyim.
Bakkaldan somunu alıp eve döndüğümde bütün ev ahalisi uyanmış, sofranın başında benim getirmemi bekledikleri ekmeğe bakıyordu. Babam bana bakarak neden bu kadar geç geldiğimi sordu; ben ise Ömer ve Hayri amcayı gördüğüm için geç kaldığımı söyledim. Sabah altımı ıslatmanın vermiş olduğu üzüntü ile elimi yüzümü yıkamayı unutmuştum; bu yüzden daha fazla beklemeden elimi yüzümü yıkayıp sofranın başına geçtim. Bir şeyler atıştırdıktan sonra artık tarlaya gitmenin zamanı olduğunu biliyorduk. Bu sebeple kardeşlerim ve ben yemekten sonra hemen tarlanın yolunu tuttuk. Gittiğimiz tarla bizim tarlamız değildi; daha doğrusu eskiden bizimdi ancak babam kumarda çok yüklü bir borç taktıktan sonra mecbur bu tarlayı amcasına hiç pahasına sattı. Her yaz ayında ise ben ve ailem bu tarlada cüzi bir ücret karşılığında çalışırız. Tabii babam bu tarlayı henüz biz çocukları doğmadan önce satmış; annem ise bu sebepten babamı terk etmiş ama annemin babası bir şekilde kızını evine tekrar dönmesi yönünde ikna etmiş.
Tarlaya geldiğimiz zaman içimde anlam veremediğim bir kin ve öfke belirdi, hatta elim ayağım, her tarafım titremeye başladı. Çavuşumuz (tarlanın sorumlusu) bana bakarak bağırdı ve şunları söyledi: “Kazandığınız parayı hak edin, yoksa haram para yemiş olursunuz.” Bu sözleri duyduktan sonra titremelerim daha da arttı; resmen kendimi düşmemek için zor tutuyordum. Daha fazla dayanamayarak bir ağacın gölgesine çöküverdim. Yaklaşık olarak beş dakika oturduktan sonra yanıma çavuş geldi, elinde bir çay vardı. Biraz yüzüme baktıktan sonra arka cebinden birkaç kuruş çıkartarak yüzüme attı ve işime son verdiğini söyledi. İlk başta şaşkınlıktan herhangi bir cevap vermek aklıma gelmedi; sonra durumun vahametini anladıktan sonra ağlamaya başladım. Çavuş ise ben ağlarken çoktan benden uzaklaşmıştı.
İşten ayrıldığımı babama nasıl söyleyeceğimi düşünerek uzun bir süre düşündüm; düşünürken aynı zamanda eve dönmek için dolmuş bekliyordum. Şansım kırık olduğu için tamı tamına bir saat boyunca dolmuş gelmedi. Nihayet dolmuş gelmişti ancak bir sorun vardı: Babam denecek adam da dolmuşun içerisindeydi. Beni görünce direkt ayağa kalktı ve neden işte olmadığımı sordu. Verecek bir cevabım vardı ama cesaretim yoktu. Sanki o anda içimden birisi dışarı çıkarak kovulduğumu söyledi. Babam başta çok kızdı ama daha sonradan tiksintiyle bana bakarak içini çekti.
Eve vardığımızda nihayet rahatlamış gibiydim çünkü artık kendimi özgür hissediyordum! Odama çıkıp üstümü değiştirdikten sonra babamın oturduğu odaya gidip çavuşun verdiği parayı ona takdim ettim. Bu durumdan bir nebze olsun gülümseyen babam, hemen elimdeki parayı alıp saymaya başladı. Sadece benim duymam için biraz sesini yükseltti ve paranın eksik olduğunu söyledi. Ben ise çaresiz bir şekilde paranın tamamının bu olduğuna babamı inandırmaya çalışıyordum. Bu çabamın ne kadar boş olduğunu yediğim dayaktan sonra çok daha iyi anladım ama iş işten çoktan geçmişti.
Akşam olduğunda kardeşim gelmişti; inanılmaz yorgun ve bitkin görünüyordu. Bugün haftalık günü olduğu için o da para almıştı. Babam, kardeşim içeriye girer girmez elindeki parayı aldı ve doğrudan saymaya başladı. Sayması bittikten sonra bana dönerek aşağılayıcı bir bakış attı ve akabinde kardeşimin başını okşadı. O anda babama akılalmaz bir öfke duyuyordum ancak her zamanki gibi sadece duyuyordum. Babam kahveye gittiği için az da olsa biraz rahatlamıştım. Bu rahatlıktan faydalanarak hemen kardeşimin yanına gidip benden sonra tarlada yaşananlar hakkında bilgi almaya çalıştım. Ben gittikten sonra hiçbir farklılık olmamıştı, her şey doğal akışında sürüp gitmişti.
Yemek yedikten sonra ben her zamanki gibi odama çıktım; kardeşim dışarıya oyun oynamaya, annem ise komşulara gitmişti. Karanlık ve aydınlık arasında çok ciddi bir fark vardır; bu fark başlarda kendini hissettirmez ancak zamanla şiddetlenerek kendini göstermeye başlar. İşte annemle babamı da bu metaforla çok özdeşleştirdim. Babam karanlığı, annem ise aydınlığı temsil ediyordu. Ne babam ne de annem bana çok samimi gelmiyorlardı; onlara karşı gün geçtikçe aynı şeyleri şiddetle hissetmeye devam ediyordum. Benim asıl kafama taktığım konu ise anneme karşı hissettiklerim; çünkü annem beni çok sever ve bütün farklılıklarımı kabul edip öyle davranırdı. Tüm bu yaptıklarına rağmen içimde anlam veremediğim bir öfke sürekli annem ile beni ayrıştırıyordu. Uzun süre düşündüm ve kendimce annemden neden bu kadar nefret ettiğimi buldum: Babam gibi bir adam ile birlikte olmasına bağladım tüm bu öfkemin nedenini. Bundan önceki gece gibi yine erkenden uykuya dalmıştım; belki de uyku ile her şeyden bir nebze olsun uzaklaşmak için…
Düşünceler
Yorumlar yükleniyor...